• BIST 94.783
  • Altın 246,294
  • Dolar 5,9356
  • Euro 6,6209
  • İstanbul 15 °C
  • Ankara 20 °C
  • Van 11 °C

SEKÜLERİZM VE İSLAMİ DURUŞ

Mehmet Taş

 

              

Sekülerizm, modern çağın cahili fikir akımlarından biridir. Temeli 16. Yüzyıla kadar (Martin Luther Roma’da Katolik Hıristiyanlık din anlayışına karşı isyan başlatmıştır.) inse de; esas ağırlığını 20. Yüzyılda göstermiştir. Katolik Din anlayışı, özellikle ortaçağ boyunca batı toplumlarında hayata müdahale etmiş ve bilimsel gelişmelerin önüne de daima engel oluşturmuştur. Dinin bu olumsuzlukları, bilim adamları tarafından bilimsel gelişmelere paralel olarak ve gittikçe dozajı yükselen bir şekilde eleştirilmiştir. (Thomas Hobbes 1588-1679, John Locke 1632-1704 gibi bilim adamları siyaset ile teolojiyi birbirinden ayırmaya çabaladılar.  Mesela Copernicus 1473-1543, Kepler 1571-1630, Galileo 1564-1642 ve Newton 1642-1727’un ve daha pek çok bilim adamının yaptıkları bilimsel/deneysel araştırmaların ve gerçekleştirilen bu araştırmalarının sonuçları/bulguları; dine karşı çıkmalarına önemli ölçüde etkili olmuştur. Bu bilim adamları, Avrupa teolojisinin aksine güneşin, evrenin merkezi olduğunu ve dünyanın da bu geniş alan içinde yer aldığını söylemişler ve bu söylemleri ve keşifler de, Hıristiyan teolojisi olan yaratılış ve kozmolojiye ters düşmüştür.)

Batı Dünyasında, Hıristiyanlığın donuk görüşlerine karşı yeni gelişen bu bilimsel akımın ana gayesi, Tanrı kavramını hayatın dışına atmak ve Tanrısız bir hayat oluşturmak olmuştur. Ortaya çıkış nedenine bakıldığında; temel etmenin ortaçağ kilise hegemonyasına karşı bir tepki olarak karşımıza çıkmaktadır. Batı toplumlarındaki bilim adamları, özellikle Rönesans ve reform hareketleri ile beraber, Kilise dogmalarına karşı çıkmış; dini,  önce yönetim/devlet hayatından dışlamış, bununla da yetinmeyerek daha sonra dine ait her ne varsa ferdi/ailevi/sosyal hayattan dışlamışlardır.

Batı dünyasındaki bilimsel gelişmeler, kilise baskılarına karşı çıkmak adına; aslında kendi tanrıtanımaz amaçlarını gerçekleştirmek için insan aklını tek ölçü alarak değerlendirip; ilahi olana ait ne varsa hayattan dışlama sarhoşluğuna kapıldı. Bunun da gereği olarak laiklik (Dini ile devleti birbirinden ayırmak, dini yönetimden uzaklaştırmak) ile tanrının hâkimiyetine son verip; insanın hâkimiyetini kurmak gibi süslemelerle laiklik kavramına sarıldı. Diğer yandan modernlik (şimdilik, yenilik, son durum, gelişmenin, ilerlemenin son hali…) kavramını bir aldatma aracı olarak kullanmaya başlandı. Modernlik adına ise; insan-İlah ilişkisi temelden sarsıntıya uğratıldı, yenilik adına kadimlik mahkûm edildi, metafizik tamamen fiziğe indirgendirildi, ulûhiyet yerine deneycilik ikame ettirildi… İlahi ahkâm ve adaletten uzak kalan ve manevi boşlukta debelenen batılı bilim (!) insanı; yirminci yüzyılda “din toplumun afyonudur” (Karl Marks 1818-1883) noktasına kadar işi getirdi. Batı kültüründe ve zihninde bu ve benzeri depremler yaşanırken, ne yazık ki aynı depremlere, sarsıntılara İslam âlemi de maruz kaldı/bırakıldı. Hem de İslam’ın bütün gerçekliğine ve geçerliliğine rağmen, yeni nesiller batı safsatalarına yönlendirilerek, ümmetin geleceği içinden çıkılmaz bir hale getirildi. Ortaçağ Hıristiyanlığının bilimsel ve teknolojik gelişmelere engel olduğu gibi; İslam’ın da İlahi kaynaklı ve gelişmelere engel olduğu yaygarası modernist ve seküleristler tarafından koparıldı. İslam dünyasından da onlara taşeronluk yapanlar ne yazık ki azımsanamayacak derecede türeyerek; yetişen nesiller modernist ve sekülerist bir tarzda yetiştirilmeye çalışıldı. 

Zaten insani erdemler bakımından dibe vuran batı toplumu; özellikle seküler bir hayata atılmasından sonra toptan erdem kaybına uğramış; insanlık namına her şeyini tarumar etmiştir. Dolayısıyla bu gün batı toplumunun; pek çok mütefekkirin belirttiği gibi hayır anlamında insanlığa sunacağı hiçbir sermayesi kalmamıştır. Hatta bunun da ötesinde kültür(süzlüğ)üyle, medeniyet(sizliğ)iyle, emperyalist emelleriyle, insanlık hayatında etkin olduğu oranda insanlığa zarar vermekte, insanlığı topluca bir helake sürüklemektedir. Bu nedenledir ki; dünya üzerinde yeni bir insanlık anlayışının inşasına şiddetle ihtiyaç hâsıl olmaktadır. Bu ihtiyacı karşılayabilecek yegâne sistem ise yegâne hak din olan İslam’dan başkası olmayacak/olamayacaktır.

 

Bu gün Müslümanlar olarak ta, Rabbimizin bizlere vermiş olduğu teraziyi (Qur-an’ı) gereği üzere kullanmaktan ya imtina ediyoruz veya çağdaş batı cahiliyesinin etkisinde kalarak; (maazallah) teraziyi kendi süfli emellerimize ulaşmaya yönelik bir araç olarak görmeye ve kullanmaya çalışanlarımız vardır!!! Dünyevileşme hastalığı, biz Müslümanları bu ölçüyü dengeli ve rızai ilahiye matuf olarak kullanma melekemizi altüst etmektedir!!! Ne yazık ki ümmet çapında bu hastalığa müptela olanlarımız hiç de azımsanacak bir oranda değildir. Bu teraziyi gerçek yol ve yordamında kullanmak isteyenlerimiz, ya çok cılız kalmakta veya etkisiz ve de yetkisiz olunmaktadır.

İnsanlık âleminin bu gün geldiği/sürüklendiği nokta gerçekten ızdırap verici bir hal arz etmektedir. Zira dünyanın hangi coğrafyasına bakarsak bakalım; feryadı figandan, hawardan, iniltiden, katliamlardan, kan akmasından başka bir şey görememekteyiz. Bu mevcut hal gösteriyor ki; bu günün dünya hâkimlerinin/müstekbirlerinin insanlığa verecekleri feryadı figandan, hawarlardan, kan kokusundan, zulüm ve işkenceden, toplu katliamlardan başka bir sermayesi kalmamıştır. Ki bu sermaye günümüz cahiliyesine mahsus bir şey değildir. Bu meziyetler(!) tarih boyunca cahiliyenin sergilediği ortak hasletleri(!)dir. İnsanlık serüvenine bakıldığında, her ne zaman ilahi adalet derdest edilmiş ise; (ne yazık ki Müslüman’ım diyenler arasında/eliyle olsa dahi) insanlık, cahiliyenin bu gibi tecavüzkâr uygulamaların daniskasına maruz bırakılmıştır. Qur-an’ı Kerim, bu konu ile ilgili nice ibretlik vesikaları, görebilen gözlerin önüne sermektedir. Ne hazindir ki bu gün, tarihin şahit olduğu cahili yaşantıların yekûnunu hep bir arada yaşamaktayız. Lut kavminden, Nuh kavmine kadar; Salih kavminde Yunus kavmine kadar, Ad kavminden Semud kavmine kadar, İbrahim kavminden Musa kavmine kadar ve Mekke müşrik toplumuna kadar… Evet, bütün tarihi çıkmazları, açmazları, hastalıkları, tuğyanlıkları, putperestlikleri, isyankârlıkları, bağnazlıkları, hileleri, desiseleri, çok yüzlülükleri; evet, tarih boyunca kötülük anlamında her ne yaşanmış ise yekûnunu bu gün bir arada esefle, elemle, ibretle ve de nefretle görmekte, izlemekte ve yaşamaktayız…

Çağımızda yeryüzünde tasallut edenler, birçok kavramı tersyüz etmişlerdir. Yine pek çok olumlu kavramı ve kuralı da insanın hayatından dışlamışlar ve kendi orman düzenlerini acımasızca uygulamaya koymuşlardır. Adalet kavramı da bu gün insanın hayatından dışlanan, yok edilen, unutturulmaya çalışılan bu kavramlardandır. Bu nedenledir ki günümüzde yeryüzü insanının büyük bir kısmı mazlumlardan, mahrumlardan, yalın ayaklılardan oluşurken; müreffeh azınlık ise bütün azgınlığıyla tekebbürce yaşamaya devam etmektedir. İnsanlığı kasıp kavuran bu hastalık da muhakkak batı orijinlidir ama bir yanıyla da Müslümanları da etki alanına almış durumdadır. Günümüz İslam âleminde de sosyal adaletin alt üst olduğu; halkın ne yazık ki kastlara ayrıldığı; İslami kardeşlik duygusunun son derece törpülendiğini hüzünle müşahide etmekteyiz.

Tarih boyunca yaşanmış olan hakk-batıl çatışmalarında saflar belli idi. Lakin günümüzde saflar o derece net değildir. Şehid Ali ŞERİATİ’NİN deyimiyle bu gün hendek dümdüz olmuş ve karşıt saflar birbirine karışmış duruma gelmiştir… Kimin hendeğin hangi tarafında yer aldığı kestirilemez, anlaşılamaz hale gelmiştir. İşin ayrıca acı veren tarafı ise; hendeğin beri tarafında saf tuttuğunu iddia eden kimilerin, karşı tarafa daha çok benzemeleri, onlara özenmeleri, onları örnek edinmeleri, onların hal ve hareketlerini sergilemeleridir… Ama hendeğin karşı tarafındakiler, hasletlerini koruyabilmekte ve şeytani iddia ve ideallerini(!) sürdürmektedirler…

Dünya hayatı pek çok Müslüman’ı o derece sarmıştır ki; ahreti unutturacak kadar, ilahi ölçüleri görmezlikten/duymazlıktan gelecek kadar esir almıştır. Oysaki İslam, insanı esas olarak uhrevi hayata yöneltirken; bu dünya hayatında da adalet ve hakkaniyete sarılmayı emretmektedir. Müslüman kimse bu dünyaya boş vermediği gibi; hayatın nirengi noktası olarak ahiret inancını; bu inanca bağlı olarak da hakkaniyeti yerleştirir. O ahiret inancıdır ki; gerçek manada adaleti insanın kalp diyarında bütün incelikleriyle ihya ve inşa etmektedir. Hiç bir haksızlığa, adaletsizliğe mahal vermemektedir. Zira Müslüman inanmakta ve bilmektedir ki; en küçük bir haksızlığın dahi ruzi ilahide hesabı çetin olacaktır. Hayat, gerçek manasıyla o ilahi adaletin eksiksiz bir şekilde cari olacağı güne göre şekil almalıdır.

"Dünya hayatı bir oyun ve eğlenceden başka bir şey değildir. İttika edenler, (Allah'ın azabından) korkanlar için elbette âhiret yurdu daha hayırlıdır. (Dünya hayatının fâniliğine) hâlâ akıl erdiremiyor musunuz?"  (En'âm, 32)

Rabbimizin, dünya hayatını bir oyun ve eğlence olarak dile getirmesinin elbette büyük bir anlam ve değeri vardır. Hâşâ Rabbimiz, asla hiçbir şeyi yersiz ve gereksiz olarak gündeme getirmez! Evet, şayet bu gün insanlık, bu dünya hayatına geçici bir oyun ve eğlence nazarıyla bakabilir ve bu idrak ve şuuru taşıyabilirse; yeryüzünde yaşanan buhranların yüzde doksan dokuzu kendiliğinden yok olacaktır. Dünyaya bu gözle bakan inanç sahibi her kim olursa olsun; hakka teslim olan, hakkı gözeten ve emin olunan demektir. Emin olunan kimseden hiçbir tehlike ve zarar gelmez. Onun da ötesinde bu tür kimseler içinde bulunduğu ortama tamamen fayda sağlarlar. Çünkü halka hizmeti hakka hizmet olarak bilirler. Paylaşmayı da her türlü iyiliği de ibadet sayarlar. Dünyada yaşarlar ama dünyaya kapılmazlar. Yürekleriyle dünya ötesine bağlanırlar. Geçiciyi geçici olarak görür, kalıcıyı da kalıcı olarak idrak ederek; ona göre hayata bakar ve yaşarlar.

Eğer bu ayet gereği üzere idrak edilirse; sekülerizmin kökü kazınır. Zira hakkaniyet, adalet, İnsanlığın gerçek anlamda huzur ve kurtuluşunun İslam’da olduğu anlaşılır, inanılır ve hayata hâkim kılınır. Bu inançla hiçbir insan İlahi adaleti derdest etme düşüncesine kapılmaz, dünyevileşmez, laikleşmez, modernite adına ilahi adalete isyankâr olmaz. Bu ve diğer İlahi hükümler kavranır ve bu hükümlere gereği gibi inanılırsa; “Müminler kardeştir” şiarı bütün bir yeryüzünde insanlığın hayatında hayat bulur, hayat olur…

Rasûlullah aleyhissalâtu vesselâm: “Her ümmet için bir fitne vardır, benim ümmetimin fitnesi de maldır.”  (Kütübü Sitte Hadis No: 395)

Mal ve dünya süsü elbette insanın fıtratına sevimli gösterilmiştir. Zira bu dünya hayatında dünya malına zorunlu olarak ihtiyaç vardır. İhtiyacın karşılanması hayatın idamesinin gereğidir. Ama bu gereklilik haddinden fazla değer bulursa; İhtiyaç, yaşamanın gereği olmaktan çıkar; hayatın amacı haline getirilmiş olunur. Fakat hayatın amacı; Rabbe kulluk temeline dayanmalıdır. Araç amaca döner ve amaç da araca dönerse, işte o zaman işler tamamen karışmış olacaktır. Dünyaya ve dünyalıklara kapılmış ve denileşmiş olunacaktır. İslam’ın şiddetle reddettiği, fitne saydığı, insanı rabbine kulluktan alıkoyarak; envai kulluklara sevk ettiği hal meydana gelecektir.

Müslümanlar olarak bu noktada gerek bilgi ve gerekse tecrübe olarak sınırsız bir hazineye sahibiz. Ama bütün bunlara rağmen, özellikle son asırlarda ve hassaten de Türkiye Müslümanları olarak iki binli yıllarda dünyevileşme eğilimi çok tehlikeli boyutlara varmış durumdadır. Hele, hele AK Parti iktidarı ile beraber pek çok Müslüman belki de daha önce hassas olduğu pek çok alanlarda o duyarlılığını yitirmiştir. Daha önceleri gündemlerini Müslümanların sorunları, ümmetin düşmüş olduğu perişan hali, yeryüzündeki çeşitli coğrafyalarında zulme maruz kalan mazlumlar, İslami hareketler, camialar, dernekler, vakıflar ve benzeri kuruluşların günü ve geleceği gündem yapılırken; ne yazık ki iki binli yılların gündem ağırlığı; genel müdürlükler, ihaleler, şirketler,  ithalat-ihracat gibi konular olmuştur.

Evet, Müslümanlar dünyadan el etek çeksin anlayışını asla dile getirmiyoruz! Lakin dünya malına yüreklerini, kalplerini kaptırmamayı izaha çalışıyoruz. Dünya ve dünyalıklar kalp ile Rabb arasında bir perde, bir engel olmasın diyoruz. Mala mal olmamaya işaret etmeye çalışıyoruz. Ne yazık ki bu gün aramızda yeni Salebe’ler gittikçe çoğalmakta ve bu hazin durumunun da farkına var(a)mamaktadırlar!!!  Oysaki Ebuzer olmaya, Ebuzer gibi yaşamaya ne kadar da ihtiyacımız vardır!

Günümüz Müslümanları, batı tarzı bir sekülerizme maruz kalmamışlar, ama İslam’ın ön gördüğü hassasiyeti kaybetme durumunu yaşamaktalar. Lüks hayata özenti, konforlu yaşam, İslami sorumluluğu unutturan uzun vadeli dünyalık planlar, israf kültürü, Müslümanların derdi ile alakadar olmama, batı tarzı gün ve kutlamalar, … Yakınımızdaki gerçeğin ecelimiz olduğunu ve uzaktaki gerçeğin de emelimiz olduğunu esefle ifade edelim ki çoğunlukla unutuyoruz!!! Dünyaya ait uzun vadeli plan ve projelerimiz, bizleri dünya zevk ve sefasına sürüklemekte ve kulluğumuza darbe vurmaktadır. Ahireti, Allah korkusunu unutturmaktadır.… "Sakın, kendilerini denemek için onlardan bazılarını faydalandırdığımız: dünya hayatının süsüne gözlerini dikme! Rabbinin rızkı hem daha hayırlı, hem daha süreklidir." (Tâhâ, 13!)
 

Dünya malı gerçekten de günümüz pek çok Müslüman’ın fitnesi, tehlikesi olmaktadır. Tehlikeden sakınmanın en güvenilir yolu, insanın kendisini emniyete almasıdır. En sağlam emniyet ise Rabbani gerçeklere sarılmak, bu gerçeklerle hayat bulmaktır. İlahi ölçüleri hayatın ölçüleri kılmak; nebevi yaşantıyı hayatımızda yaşama azmini göstermektir. Allah Resulü (s.a.s.) ümmeti için bu mevzudaki endişesini şu hadisleriyle dile getirmektedir: “Korktuğum şeylerden birisi de benden sonra size dünya nimet ve ziynetlerinin açılması (sizin de onlara gönlünüzü kaptırmanızdır.)”  (Buhari, Zekât, 47; Müslim, Zekât 121-122) Dünya malına kapılan kişide pek çok zararlı haslet tebarüz eder. Bu olumsuz hasletleri kısaca şöyle sıralayabiliriz:

-Bencillik ki; yalnız ve yalnız kendisini, çıkarını düşünür,

-Dünya hırsı ki; bütün çabası, çalışması, amacı dünyalık biriktirmek, mal yığmaktır,

-istiğna ki; Alah(cc)’a ihtiyacı yokmuş gibi bir hal üzere olur! Bu tür kişiliklerde dil ile olmasa da hal ile Allah(cc)’tan bağımsız bir hayat sürdürür,

-Katı kalpli olur ki; hiçbir şeye karşı acıma duygusu, merhameti, şefkati kalkmaz. Ancak kendi egosunu tatmin ile uğraşıp durur!

-Aç gözlülük ki hiçbir maddi zenginlik kendisini doyurmaz; yığdıkça yığmayı yeğler…

-Aşırı tutku ki çevresinde, dünyada olup bitenleri hep kişisel çıkarları penceresinden görürü ve değerlendirir, bütün tutkusu nefsini okşayan dünyalıklardır…

-İnsan olmanın, şeref ve haysiyetinin ölçüsü dünyalık varlıklar ve değerledir…

-Dünyalıklar uğruna inanca dair her türlü tavizi verir, inanç uğruna dünyalıklara ait hiçbir taviz vermez!!!

-Dünyaya ait uzun emeller (tuli amel) peşinde olur,  ömrü boyunca bu emeli peşinde koşturur…

-Agresif olur, zira bütün amacı dünyalıklarla tatmin olmaktır, ama itminanı Allah’ı anmakta değil, başka yerde aradığı için daima anlamsız bir arayış içinde(boşlukta) olur…

 Evet, bu olumsuzlukları elbette daha da çoğaltabiliriz. Ama bu kadarıyla şimdilik kifayet edelim. Konu ile ilgili olarak Mevlana’nın değinisine bakalım. Mevlana dünyalıklara düşkün kimse hakkında şunları söylemektedir: ” Dünya nedir? Dünya ne kumaş, ne para, ne kadındır. Dünya insanı Allah'tan gafil bırakan şeydir.” diyor. “Yani, denizde geminin yüzmesi gibi kulun dünya nimetleri içinde bulunduğu halde onların sevgisini gönlüne yerleştirmemesidir. Çünkü gemi suyun içinde yüzer, fakat su geminin içine girecek olursa gemi batar. Kulun eşyaya, servete sahip olması gerekir, servet ve eşyanın kula hizmetçi olması icab eder. Çünkü bunlar, insanın hizmetine verilmiş şeylerdir. Kişinin kendi hizmetçilerinin hizmetçisi ve kölesi haline gelmesi ne kadar gülünçtür?”

"Size verilen şeyler, dünya hayatının geçim vasıtası ve debdebesi/süsüdür. Allah'ı yanında olan ise; daha hayırlı ve daha kalıcıdır. Hâlâ aklınızı kullanmıyor musunuz?" (Kasas, 60) 

 “Allah’ın sana verdiğinden (O’nun yolunda harcayarak) ahiret yurdunu iste; ama dünyadan da nasibini unutma.” (Kasas; 77)

İslam’da tam bir denge vardır. Eğer bu denge kurulursa kişi hem dünyada hem da ahrette bahtiyarlardan olur. Şayet bu denge yitirilirse, kişi her iki dünyada da kaybedenlerden olur. Bu dengeyi mutlak bir şekilde gözetlemek gerekir. Zira bu dünya ukbanın mezrasıdır. Oranın da hazırlığı burada yapılmaktadır. Bu dünyada iken ukbaya gereği gibi hazırlanabilme bilgi, bilinç ve şuurunda olmak dilek ve temennilerimle…

                                                                                                                                             

 

 

 

 

Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Öze Dönüş | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : Van Öze Dönüş Der Tlf: 432 212 10 18 | Haber Scripti: CM Bilişim