• BIST 94.783
  • Altın 246,266
  • Dolar 5,9348
  • Euro 6,6206
  • İstanbul 15 °C
  • Ankara 20 °C
  • Van 11 °C

Benlik Bilinci

Mehmet Taş

Kitabı Mübinde; “Biz insanı en güzel biçimde yarattık.”(1) şeklinde buyuran Rabbimiz, işin en başında insana verdiği değeri ifade buyurmaktadır. Evet, insan, aslı itibarı ile güzeldir, değerlidir. “Her insan İslam fıtratı üzerine doğar. Sonra anne-babası onu Yahudi, Hıristiyan veya Mecusi yapar.” ( 2) Hadisi Şerifte de Efendiler Efendisi, Efendimiz, insanın yaratılış konusuna dikkat çekmektedir. Çevrenin de insan üzerindeki etkisini, bir bakıma kuşatmasını bildirmektedir.

İnsan, asli yapısını koruduğu sürece yeryüzünün efendisidir. Hatta bütün yaratılmışlar, onun emrine, onun hizmetine verilmiştir.“Allah’ın göklerde olanları da, yerde olanları da emriniz altına verdiğini, nimetlerini açık ve gizli olarak size bolca ihsan ettiğini görmez misiniz? İnsanlardan, Allah hakkında hiçbir bilgisi olmadan, doğruluk rehberi ve aydınlatıcı bir kitap bulunmadan tartışanlar var.” (3)

 İnsanoğlu, her daim hayatın temeline ilahi ölçüleri almak durumundadır. İnsani özelliklerin koruyabilmesi; ilahi ölçüler çerçevesinde yaşama oranına bağlıdır. “Meleklere; ’Âdeme secde edin’ demiştik. İblis müstesna, hepsi secde ettiler. O ise kaçındı, büyüklük tasladı ve inkâr edenlerden oldu.” (4)

“Nefse ve ona birtakım kabiliyetler veripde iyilik ve kötülüklerini ilham edene…” (5) Şeklindeki ilahi beyan ise apayrı bir çağrı yapmaktadır. Bu ayeti Kerimede Rabbimiz, insana ne kadar değer verdiğini bir anlamda biz insanlara göstermektedir. Zira nefse yani bir bakıma biz insana kasem edilmektedir. Unutulmamalıdır ki kasem edilen varlık, büyük bir değer taşıyor demektir. Zira bizler de yemin ederken, Rabbimizin adıyla yemin ederiz. Çünkü bizler için en değerli varlık, yegane yaratanımız olan Rabbimizdir.

“O halde (Habibim)sen yüzünü bir muvahhid olarak dine yönelt. Allah’ın insanı yaratmasında esas aldığı o fıtrata uygun hareket et.” (6)

Rabbimiz, bizzat efendimize hitaben (Elbette ki bu hitap aynı zamanda bütün müminleredir), dine yönelmesini emir buyurmaktadır. Çünkü o din bizzat kendisinden (Rabbimizden) gelmektedir. O din, insanı mutlak güzele-güzelliklere götürmektedir. O din, insana; insanı olduğu gibi bildirmekte ve tanıtmaktadır. O dinin bildirdiği bilgilerde ne bir fazlalık ve  nede bir eksiklik bulunur. O dine insanlar uyduğu müddetçe iflah üzere olur ve aynı şekilde o dini terk ettikleri müddetçe de insanlar ifsad üzere olurlar.

İnsanın kıymeti hakkında elbette ki pek çok ayeti kerime ve hadisi şerif vardır. Ama biz burada, birkaç tanesini daha zikrederek, konuya temas etmek istiyoruz.

İnsanın, yukarıdaki ayetler ve hadisi şerifler de göz önüne alındığında, elbet ki kıymet arz ettiği anlaşılacaktır. Önemli olan, insanın haiz olduğu ve fıtrattan gelen bu kıymeti bozmamasıdır. İşte ne yazık ki; tarih boyunca fıtratı bozma olayı yaşanmıştır. Ama bu fıtratı bozma olayı, günümüzde sınır tanımamaktadır. Dolayısıyladır ki; insanoğlunun bu gün çektiği sıkıntıların, elemlerin, eziyetlerin de haddi, hesabı, sınırı olmamaktadır. Alabildiğine sıkıntı ve zorlukların her türlüsü, en zorlu haliyle yaşanmakta ve yaşatılmaktadır. Zira bugün, yeryüzünün hangi coğrafyasına bakarsak bakalım, hangi toplumuna göz atarsak atalım, rahat ve huzurdan bahsetmek mümkün değildir. Çünkü insanoğlu olarak huzurun kaynağını, topyekûn yitirmiş bulunmaktayız. İşin acı olan tarafı ise, günümüz insanlarının bu yitirmeyi belki de dünya genelinde bir erdem olarak kabul görmeleridir. Yani insanın, İlahi kaynaktan uzaklaşması, kendisini özgür ve bağımsız olarak görme çabası; insanlığı toptan bir yok oluşa, toplu tahribe sürüklemektedir.

Yeryüzünün geneline yayılan ve İslam Ümmetini de oldukça etkisi altına alan sekülerizm (dünyevileşme temayülü); bizi insan olarak fıtratımızdan ayrı düşmeye, hak ve adaletten ayrılmaya, dolayısıyla da nice buhranlara maruz bırakmaktadır.

“Emirleriniz; hayırlılarınız, zenginleriniz; cömertleriniz olduğu, işlerinizi de aranızda şura ile hallettiğiniz zaman; sizin için toprağın üstü, toprağın altından daha hayırlıdır. Ama emirleriniz; şerlileriniz, zenginleriniz; cimrileriniz olduğu, işlerinizin de kadınlarınızın kararıyla alındığı zaman; sizin için toprağın altı üstünden daha hayırlıdır.” (7)

“Elbette siz, sizlerden öncekilere (Yahudi ve Hıristiyanlara) karış, karış; adım, adım uyacaksınız. Hatta onlardan biri kertenkele yuvasına girse, siz de gireceksiniz…” (8)

Gerek Dünya geneline ve gerekse İslam Ümmetine baktığımız zaman, insanlığın nasıl tehlikeli bir mecrada yol aldığı görülmektedir. Evet, bir yazarın deyimiyle batıl; batıldır. Batı (Avrupa medeniyeti, kültürü, yaşam tarzı, felsefesi…) gerçekten batıldır. Batının, topyekûn haktan ayrıldığı, batıla saplandığı, cehalet çukurunda debelendiği, bütün sarahatiyle göz önündedir. Fakat diğer taraftan Müslümanların içinden de hatırı sayılır bir kitlenin batıyı- batılı olduğu gibi alma, içlerine sindirme gayretkeşlikleri vardır. Bu gayretkeşlik, ne yazık ki ümmet içinde git gide yaygınlık göstermektedir. Bu noktada Müslümanların en tezinden, yeniden pozisyon almalarını gerektirmektedir. Toplumsal ve ferdi İslami kişiliği yeniden ihya ve inşa çabalarına girişilmelidir. Fert ve ümmet olarak İslami benliğini sil baştan ihya etmeliyiz. Hazreti Muhammed (sav)’e inen ayetlerin aynen tazeliğinin ve etkinliğinin devam ettiğini, bizlerin bu gün de tıpkı asrısaadet devrinde olduğu gibi ilahi emirlere muhatap ve bu hükümlerle mükellef olduğumuzu unutmamalıyız. İslami erdemleri aramızda hayatın kıstasları kılmalıyız.

“Ey iman edenler! Hak üzere durup, adaleti yerine getirmeğe çalışan hâkimler ve Allah için doğru söyleyen şahidler olun. Velev ki o şahitliğiniz, nefisleriniz yahut ana babanızla yakın akrabanız aleyhine olsun. İster üzerine şahitlik yapan kimseler zengin veya fakir bulunsun!” (9)

Adalet, İslam’ın temel prensiplerinden biri olduğunun unutulmaması gerektiği gibi; asla ihlal veya ihmal de edilmemelidir. Çünkü bir yerde, bir nefiste adalet yok olmuş ise; orada veya o nefiste insanlık namına hiçbir şey kalmamış demektir. O halde Müslümanlar olarak; önce kendi nefsimizde adaleti ikame etmeliyiz. Gerçek manada adaletin bir nefiste, benlikte yer etmesi demek; o kişinin uzak-yakın, canlı-cansız, dünyevi-uhrevi her ne ölçüde ve yapıda olursa olsun; evet, bütün hal, durum ve ilişkilerinde hakkaniyet üzere olacak demektir. Yani Rabbine teslimiyet üzere olacaktır ki; bu da söz konusu kişinin, her türlü zarar vermesi, zarara uğraması veya zarara uğratılmasına karşı emniyet içerisinde olması demektir. İslami benlik ve bilincini gerçekleştirenler; ne zulmederler ve ne de zulme uğrarlar. Bir bakıma gerçekleştirilen benlik ve bilinç; insanı aktif kılar, etkin kılar, kaim kılar, dirençli kılar, erdemli kılar… İslam’ın erdemli insan hakkındaki hasletleri; benlik-kişilik oluşumunda, hayatın temel taşlarını oluştururlar. Bu hasletlerin pek çoğu, günümüz toplumunda ve günlük hayatımızda öneme haiz görülmemeye başlanmıştır. Bununla beraber şayet bu hasletleri uygulama bilinç ve iradesini gösterirsek; ne muazzam anlamlar taşıdığını o zaman fark edeceğiz, fark edilecektir.

“Ey insanlar! Zannın çoğundan sakınınız. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurunu araştırmayın. Biriniz diğerini arkasından çekiştirmesin (aleyhinde konuşmasın). Biriniz, ölmüş kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? İşte ondan tiksindiniz (değil mi)? O halde Allah’tan korkun! Şüphesiz Allah, tövbeyi çok kabul edendir, çok esirgeyendir.” ( 10)

“Bizi aldatan bizden değildir.” (11)

“Müslüman, insanların elinden ve dilinden emin olduğu kimsedir.” (12)

Müslüman, elbette ki insanların kendisinden emin olduğu kimse olmak durumundadır. En başta da Müslümanlar, kendi aralarında güven duygusunu yerleştirip geliştirmelidirler. Bu gün Müslüman’ın, Müslüman’a güveni kalmamıştır. Herhangi bir Müslüman, Müslüman kardeşim dediği kimse(ler)den her an, nerede nasıl bir zarar bana gelir endişesi içerisinde kalmaktadır. Bu hal ise, ne denli benlik ve bilinç aşımına uğradığımızı göstermektedir. Efendimizin de buyurduğu veçhile Müslüman ne aldatan olur ve ne de aldanan olur. Müslüman eman verir.  Ama bu gün toplumumuza baktığımız zaman, yığınlarca birbirine aldanan ve birbirini aldatan ve de Müslüman’ım diyen insanla karşılaşmaktayız.

Halk olarak aramızda güven ve sadakatin tesisini sağlama yollarını araştırmak ve gerçekleştirmek durumundayız. İslami ahlakı, terbiyeyi, tezkiyeyi, merhameti, şefkati tesis etmenin yollarını aramalı ve bu güzellikleri hayatımızda gereğince gerçekleştirmeliyiz. Özellikle Kur-an bilincini geliştirmeye yönelik eğitim çalışmaları yapılmalıdır. Hassaten yeni neslin, Kur-an bilinci ile yetiştirilmesine önem verilmelidir. Esas mecrasından uzaklaşan toplumumuzun; kendi haline-mecraına dönüşünü sağlayabilmenin en kısa ve en sağlıklı yolunun; yeniden Kur-an bilincine sahip olmaktan geçeceği unutulmamalıdır.

 “Sakın sizi dünya hayatı aldatmasın.” (13) Emri, ilahi ve benzeri emirler, daima kıyam-uyanık-canlı hal üzere olmamız gerektiğini vurgulamaktadır. Evet, dünya malı, şa’şası, sevgisi ne yazık ki çoğumuzu fark ettirmeden aldatıp götürmektedir. Nefsimizin her türlü kötülüklerine bizleri maruz bırakmaktadır. Bir de nefsimizi temize çıkarma gayret ve çabasına baş vurmaktayız.  Dünya malına aldanan insanlar, daha sonra da birbirini aldatmaya kalkışmakta ve birbirine düşman bile kesilmektedirler. Hal böyle olunca da, kişilik gitmekte, amel gitmekte ve akide gitmektedir. Gıybet, dedikodu, yalan, ikiyüzlülük, haramilik, şantaj, cinayet… Evet, gittikçe durum daha da vahim bir hal almaktadır.

“Gerçekten Allah adaleti, ihsanı ve akrabaya yardımı emrediyor.” (14)  Bizler, nereye, kimlere yardım ediyoruz? Ekonomimizle, fikrimizle, zikrimizle, duruşumuzla kimlere, nasıl, niçin yardım ediyoruz? Muhakkak bu ve benzeri noktalar ciddi manada sorgulanmalıdır. Veya bizler, neden birbirimize yardımcı (ensar) olmuyoruz. Garibana, yetime, muhtaca, kimsesize; el hâsıl Rabbimizin yardım etmemizi emir buyurduklarına neden gereği üzere yardım etmiyoruz?

“Böylece Biz sizi, insanlara şahid (ve örnek) olmanız için orta bir ümmet kıldık. Peygamber de üzerinize bir şahid olsun. Senin üzerinde bulunduğu (yönü, Kâbe’yi) kıble yapmamız, elçiye uyanları, topukları, topukları üzerinde gerisin geri dönenlerden ayırt etmek içindir. Doğrusu (bu), Allah’ın hidayete ilettiklerinin dışında kalanlar için büyük (bir yük)tür. Allah, imanınızı boşa çıkaracak değildir. Şüphesiz Allah, insanlara şefkat edendir, esirgeyendir. (15)

Güzel hasletlerin tümü, İslam’da vardır ve insanlar da ancak İslam ile bu güzel hasletlere sahip olabilirler. İslam ile ancak insanların arasında gerçek manada huzur, güven ve barış tesis edilebilir. Aksi durumda insanlık tarihi göstermektedir ki; insanlar ancak birbirinin kurdu olmaktadır ve birbirini yok etme planları üzerinde yükselme(!), gelişme(!) emellerini gerçekleştirmeye çalışmaktadırlar. Haliyle Rabbimiz Zülcelâl; insanlar arasında sadece ve sadece Müslümanları adaleti ayakta tutmak, iyilikte bulunmak ve iyiliklerle şahid kılmak istemektedir. Ancak ve ancak Allah(cc) ın ilahi ahkâmı üzere olanlar; bu vasıflara haiz olabilirler ve ancak Müslümanlar bu vasıfları taşıyabilirler.

Tıpkı Resulullah, nasıl ki bizim üzerimizde adalet üzere şahid kılınmış ise; ümmeti İslam da insanlık üzerine adalet üzere Rabbimiz tarafından şahid kılınmış olmaktadır. Demek ki insanlık içinde adaleti ikame ve idame ettirmek; yeryüzünde Müslümanların ukdesine verilmiştir. Resulün hayata dair ne tür tutumları, davranışları, ilişkileri olduysa; aynısını günümüz Müslümanları da, günümüze getirmeye, günümüzde uygulamaya koymaya, yaşamaya çalışılmalıdır, çalışmalıyız. Onun aile reisliğini, onun komşuluğunu, O’nun babalığını, O’nun eşliğini, O’nun akrabalığını, O’nun çevreye olan hassasiyetliğini, O’nun adil oluşunu, O’nun amirliğini, O’nun takvasını, O’nun zühdünü, O’nun feragatini, O’nun ferasetini, O’nun samimiyetini…  Evet, Onun belki de saymakla bitiremeyeceğimiz sayıdaki güzelliklerini hayatımızda tatbik etme çabasına gitmeliyiz. Evet O’nun ahlakı ile ahlaklanmalıyız. Eğer Müslüman isek, başka seçenek seçme salahiyetine sahip değiliz ve de olamayız. Zira O’nun olmadığı hayattan, asla hayır adına bir şey gelmez ve bir şey anlayamayız da! Çünkü O, yeryüzüne, insanlığa bir rahmet olarak, bir örnek olarak gelmiştir. Bu örnek ve önderliği yakalayabilenler, bu bilinç ve şuuru edinenler iflah olabilirler, huzur bulabilirler.

Resulü yaşayabilmenin, anlayabilmenin kısmen de olsa yolu, ayrıca sahabe efendilimizi de tanımamıza bağlıdır. Zira efendimizin pek çok buyurmaları, takrirleri, tasvipleri, tenkitleri sahabe efendilerimizin soru sormaları üzerine olmuştur. O’nun tutum ve davranışlarını da yine sahabe efendilerimiz bizlere aktarmıştır. Muhakkak ki gerek sünnet olsun, gerek siyer olsun ve gerekse asrısaadet ve sahabe efendilerimizin hayatları hakkında olsun, bilgi ve bilinç sahibi olalım derken; Kur-an mihengine başvurmak durumundayız. Aksi durumda pek çok yalan-yanlış şeylerle yüz yüze geliriz ki; bunları Kur-an süzgecinden geçirmezsek, bu yanlışları İslam adına kabullenmek durumunda kalabiliriz! Yani düzeltilmesi pek de kolay olamayan yanlışlara düşebiliriz. Zira İslam tarihinde bu konuda sayılamayacak derecede yaşanmışlıklar mevcuttur. İslam adına, nice hurafeler veya israiliyat dediğimiz kafa bulandırıcı, saplandırıcı mecralara sürüklenilmiştir. Kur-an ‘dan bihaber, sahih sünnetten uzak neredeyse eski cahiliyeyi andıran, zaman, zaman da cahiliyeye rahmet okutacak beyhudeliklere düşülmüştür. Rahmet olarak gelen İslam dini ve yine alemlere rahmet olarak biz insanoğluna gönderilen Peygamber efendimizin hayatına aşina olunmadan kabullenilen İslam(!)i anlayış; ebetteki asil İslam’ın dışında bir şekil alacaktır. Ki bunun göstergesi olarak; gerek tarihte ve gerekse günümüzde bazı Müslümanların, yaşatma yerine öldürmeleri tercih etmelerini sayabiliriz. Bundan dolayıdır ki; ilim yerine cehalet tercih edilmektedir. Bundan dolayı nezaket yerine şiddet kaim kılınmaktadır. Elbette bu tür örnekleri çoğaltabiliriz. Ama fazla da sıralamaya gerek görmüyoruz. İşte, belki de bu yüzden İslam ilme önem vermektedir. Bilgiye önem vermektedir. Bütün kötülüklerin başı cehalet sayılmaktadır. İlim olmayınca cehalet var olacaktır. Cehalet olunca yaşatma yerine katletme anlayışı gelişecektir. Merhamet yerine şiddet boy gösterecektir. Sevgi yerine nefret yeşerecektir.

“Yerdekilere karşı merhametli olunuz ki Allah’da sizlere merhamet etsin.” (16)  İyilik yapmak, merhamet etmek her bir Müslüman’ın baş vasfı olmalıdır. Çünkü merhameti kaybedenin insanlık adına verebileceği hiçbir şeyi kalmamış demektir.

Bu gün, belki de Müslümanların büyük bir kısmı topukları üzerine gerisin geri dönme durumuna düşme tehlikesiyle yüz yüze kalmaktadırlar. Bundan dolayı olmalı ki; dünya genelinde nereye bakarsak bakalım; Müslümanlar zelil ve sefil bir hal üzeredirler. 

İslami kişiliğimizi yeniden elde edebilmek, benlik bilincimizi yeniden Kur-an temelli inşa edebilmek umut ve duasıyla…                            


1-Tin, 4

2-Tirmizi Kader, 5

3-Lokman 20

4-İsra, 61

5-Şems, 7-8

6-Rum, 30

7-Tirmizi

8-Hakim, İbni Abbas’tan

9-İsra, 1354

10-Hucurat, 12

11-Müslim, İman 164

12-Tirmizi, İman 12

13-Fatır, 5

14-Nahl, 90

15-Bakara, 143

16-Tirmizi, Birr 16

 

Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Öze Dönüş | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : Van Öze Dönüş Der Tlf: 432 212 10 18 | Haber Scripti: CM Bilişim