• BIST 106.785
  • Altın 269,692
  • Dolar 5,6938
  • Euro 6,3037
  • İstanbul 12 °C
  • Ankara -3 °C
  • Van -4 °C

Küçülen Dünya ve Azmanlaşan Nefsimiz*

Mustafa Kızılkaya

 

Bu bir ütopya ya da gerçekleşmesi zor bir hayal değildir. Nitekim Kuran ahlakı Peygamber Efendimiz (sav) zamanında en güzel haliyle yaşanmıştır, zenginlik ve refahı ile tarihe geçen Asr-ı Saadet olarak adlandırılan dönem, bu gerçeğin en açık delilidir.
 

Gezegenimiz ölüyor. Hem insanlık, hem de doğa... Her geçen gün hızla yok oluyor. Bir yandan masum insanlar hayatlarını kaybederken, diğer yandan dünyanın en büyük 20 ülkesinin lideri daha iyi bir dünya için neler yapılabileceğini tartışıyor. Bu tartışmalara rağmen küresel ısınma realitesi günden güne daha çok gündemimizi meşgul ediyor. Bölgesel savaşlar, alternatif enerji elde etme stratejileri, silah sanayisindeki baş döndürücü ilerlemeler, acımasız bir rekabet ve evrimini tamamlamak üzere olan bir insanlık.

Bunun yanında doğanın bu acımasız ve gaddar insanlığa karşı kendisini savunması ve direnmesinin adı olarak literatürümüze giren bir küresel ısınma realitesiyle karşı karşıyayız.  Herkesin dilinde dolaşan bu küresel ısınma nedir?

Küresel ısınma, dünyanın atmosferinin ve okyanuslarının ortalama sıcaklığının artmasıdır. Sıcaklık ölçümleri 19. yüzyıldan itibaren yapılmaktadır. 20. yüzyıldan itibaren dünyanın sıcaklığı 0.8 °C yükselmiştir. Yükselişin 3’te ikisi son yirmi yılda yaşanmıştır. Bu da ısınmanın giderek hızlandığına işarettir. Bilim insanlarının büyük bölümü bu ısınmaya sera gazlarının sebep olduğu konusunda uzlaşır. Bu gazlara orman tahribatı ve fosil yakıtlar gibi insan etkileri neden olur. 21. yüzyılda küresel ısınmanın 2 °C ila  6°C derece artması öngörülmektedir.

Küresel ısınmanın etkileri genele yayılacak; ancak eşit derecede olmayacaktır. Deniz seviyesinin yükselmesi gibi etkiler bu seviyedeki yerleşimleri yok edecektir. Çölleşme büyük oranda artacaktır. Örneğin İç Anadolu’dan güney Doğu’ya kadar bozkırların çöle dönüşmesi beklenmektedir. Bu mikro klima uzun sürmeyecek, kalan alanları da dönüştürecektir. Aşırı yağmurlar, bunaltıcı sıcaklar, okyanus asitlenmesi, türlerin yok oluşu gibi olaylar günlük hayatta görülen yok oluş işaretleri olacaktır. İnsanlar doğanın bir parçası olduğundan aynı aşırı ölçüde etkileneceklerdir. Gıda güvenliği ve yaşam alanlarının yok olması nedeniyle dünya demografisi kökten değişecektir.

Şimdiye kadar ölçülen 1.5 derece insana pek fazla gelmeyebilir. Ancak milyonlarca yılda kurulan hassas dengeye gaddar bir müdahaledir. Daha önce de dünya ısınmış soğumuştur ancak bu mevsimler gibi doğal bir döngünün uzun halleridir. Küresel ısınma dediğimiz şey dünyanın durmadan ısınmasıdır. Dünya tüm enerjisini güneşten alır. Bir kısım enerji dünyada muhafaza edilir. Bir kısmı da uzaya geri kaçar. Fosil yakıtların yakılması gibi işlemler sera gazları ortaya çıkararak hem ısının uzaya geri gitmesini engeller, hem de gelen sıcaklığın giderek artmasına neden olur. Petrol ve çeşitleri yani canlıların fosilleşmesiyle oluşan yakıtlar aslında güneş enerjisidir. Çok eskiden kalan bir güneş enerjisi kumbarası gibi, güneş ışınlarını depolamış ve yerin altında kalmış canlılardır. İnsanoğlu bunu doğal yerinden çıkarıp “aşırı” şekilde harcamakta ve “çıktı”sı olan gazları da kontrol edememektedir.

Küresel ısınmanın kısaca: “insanın doğayı tüketmesine doğanın tepkisi, mecburi yanıtı” olduğu söylenebilir. Endüstri, gelişme ve modernite yalanlarının sömürdüğü doğanın bir feryadı olarak da nitelendirilebilir. Her ne kadar ABD. küresel ısınmanın olmadığını kanıtlayana milyon dolarlar vaat etse de bugüne kadar aksini ispatlayan çıkmamıştır. Her ne kadar ABD. ve diğer emperyalist güçler gelişmiş, uygar, adil olduklarını iddia etse de hiçbir felsefeci de buna kanmamıştır. Batının uyguladığı yaşam modelinin dünyanın sonunu getireceği Nietzche’den beri tartışılmaktadır. Bu çöküşün bir ayağı doğal afet ve dayanılmaz iklim koşulları ile şekillenen doğal yaşamdır. Kendisini doğadan üstün veya “doğayı kontrol ediyor” gören batı safsataları böylelikle acı bir ders alacaktır. İçinde bulunduğumuz doğa yok olunca biz de yok olmaktayız. Umalım da “zeki” insan bunun farkına varsın.

Sanayileşme ve plansız kentleşme, artan nüfus ile birleştiğinde ekosistem üzerinde büyük bir baskı yaratıyor. Hava, su ve toprak kirliliği artıyor. Böyle olunca üretim ve tüketim arasında uçurumlar oluşuyor. Dünyadaki 62 zenginin servetinin dünya nüfusunun yarısına denk olması başlı başına bir çelişki olarak karşımızda duruyor. Dünya nüfusunun en zengin yüzde 1'lik kesimin toplam servetinin dünyanın geri kalan yüzde 99'unun servetinden daha fazla olduğu gerçeğiyle yaşamak zorunda bırakılıyoruz.

Günümüzde dünya genelinde yiyecek üretimi herkesi doyurmaya yetecek miktarda olduğu halde vücudun gereksinim duyduğu besini (yetişkinler için günde 2100 kalori) alamayan kişi sayısı özellikle en yoksul ülkelerde yılda on milyondan fazla artış gösteriyor. Bazı ülkeler kıtlığın sınırlarında dolaşıyor.

Doğal afetler ve insanların neden olduğu felaketler de bu ülkeleri sınırın diğer tarafına, kıtlığa doğru itiyor

Uzmanlar ayrıca nüfusa bağlı olarak kaynakların adil biçimde dağıtılmasının gerekliliği konusunda hemfikir. İstatistikler, son 10 yılda ihtiyacı olan insanlara daha fazla gıda maddesi ulaştırıldığını, tarımda verimliliğin arttığını ortaya koyuyor.

Dünyadaki nüfus ile tüketimin az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde artışı ve buna paralel olarak dünyadaki kaynakların azalması, insanlık için alarm vermektedir. Çünkü Birinci ve İkinci Dünya Savaşları bol kaynakların aç gözlülükle paylaşımı için çıkmış iken bundan böyle azalan kaynaklar dünya savaşlarına neden olmayacaksa da bölgesel savaşların çıkması açısından kaçınılmaz durumlar yaratacaktır. Bu kaçınılmazlık esasen Körfez Savaşları ile başlamıştı. Kıt kaynakların sağlanmasında en uç yöntemin de Afrika'daki iç savaşlar ve Körfez Savaşları benzeri "çözümler" olacağı açıktır. Bu savaşların, daha uzun dönemlerde bölgesel nükleer çatışmalara dönüşmesi olasılığı ise insanlık için giderek yükselen bir tehlikedir.

Son yıllarda manşetler Batı'daki obezite salgınının işgali altında, fakat şimdi açlık küresel karar mercilerinin zihinlerinde tekrar ön plana çıkıyor. Gıda fiyatlarının fırlaması, bu konuya yönelik son derece ihtiyaç duyulan dikkati seferber etti - siyasetçilerin ödünü koparan ayaklanma ve siyasi istikrarsızlığı açlık tehdidinden daha fazla tetikleyen bir şey yoktur. Gıda arzının talebin gerisinde kalmasıyla ortaya çıkabilecek Malthusyen paniği yükselen gıda fiyatlarından daha çok hiçbir şey kışkırtamaz. Gıda fiyatlarındaki artış özel bir günahı da beraberinde getiriyor, zira tankları yürütmek ve zengin ülkelerin et zevkini tatmin etmek için aç bebeklerin ağızlarından yiyeceği çekip alan biyo-yakıtlar küresel tahıl kaynaklarını kurutuyor.
Yani siyasi dikkati kendisine çekecek her bileşen (panik, günah, siyasi istikrarsızlık) mevcut. Tehlikeyse şu: Bu durum sadece gıda yardımı ve nakit darlığındaki hükümetlere bütçe desteği gibi kısa vadeli çözümlere yol açabilir; böyle yapılırsa, bir kez daha alt Sahra tarımına acil büyük yatırım gereği atlanmış olacak. Bu da bölgenin hak ettiği ve son derece ihtiyaç duyduğu yeşil devrimi hayalden ibaret bırakır.


Afrika'daki açların ıstırap tarihi, biyo-yakıtların veya Çin'in kendini hissettirir hale gelen et düşkünlüğünün öncesine uzanıyor.


Afrika tarımının yaşamsal istatistikleri hiç umut vermiyor: Ortalama mahsul dünyanın diğer bölgelerinin dörtte biri, toprak verimliliği azaldı ve hane başına tarımsal verimlilik 1961'den beri sürekli azalıyor; halbuki aynı dönemde dünyanın kalan bütün bölgelerinde artış söz konusu. Bu başarısızlık Asya'nın yeşil devrimiyle kıyaslanıyor ve çok az yağmur yağmasına, nüfusun fazla seyrek olmasına ve çok az yol ve demiryolu bulunmasına bağlanıyor. Bunlar rol oynuyor elbette, hatta savaşları da ekleyebiliriz. Fakat bunlar Afrika'nın insanlarını besleyememesinin en büyük nedenini gizlemek için kullanılamaz: Muazzam ekonomik yetersizlik ve Batılı bağışçılarla danışmanların kendi çıkarlarını göz önünde tutması.
Afrika tarımına yönelik yetersiz yatırım ve görmezden gelme sömürge dönemine uzanıyor, fakat bu durum Batı'nın kalkınma gündemi hız kazandıkça daha açık hale geldi. 1960 ve 70'lerde sınai kalkınmanın bedelini ödemek için tarım ezildi…

            Tüm bu acı tabloya rağmen hala yapabileceğimiz şeyler mevcut.

            Gelişmekte olan ülkelerin de refah ve gelişim hakkı gözetilerek düzenlenecek kurallar, hangi ülkede üretilirse üretilsin, üretilen teknolojilerin bütün insanlığa ve insan yaşamının daha iyiye, güzele ve barışa evrimleşmesine hizmet edecek şekilde düzenlenmelidir.

Teknolojilerin ortaya çıkış amacı, daha yeşil, doğal denge içindeki bir dünya ve refah içinde bir uygarlık oluşturmak olmalıdır.

Birleşmiş Milletler bünyesinde ya da BM bünyesi dışında, en kısa zamanda “Birleşmiş İnsanlar” adı altında bir yapı oluşturulmalıdır. Dünya insanlığının millet kavramını aşma ve sadece “İnsanlık Kimliğinde” toplanma ve birleşme zamanı gelmiştir. Bu yapının oluşturulması; gezegen için alınması gereken önlemlerin, yapılması gereken anlaşmaların ve her türlü çıkar çatışmalarını sonlandırmak üzere ortaya çıkacak anlayışın temeli olacaktır.

Ayrıca nihai çözüm olarak da insanlığın kurtuluş kitabına da başvurmalıyız.

“Onların mallarında dilenip-isteyen (ve iffetinden dolayı istemeyip de) yoksul olan için de bir hak vardı.” (Zariyat Suresi, 19)


“Kendileri, ona duydukları sevgiye rağmen yemeği, yoksula, yetime ve esire yedirirler. “Biz size, ancak Allah’ın yüzü (rızası) için yediriyoruz; sizden ne bir karşılık istiyoruz, ne bir teşekkür. Çünkü biz, asık suratlı, zorlu bir gün nedeniyle Rabbimiz’den korkuyoruz.” (İnsan Suresi, 8-10)


Kuran ahlakı yaşandığında hiçbir şekilde israf olmaz, hatta israfa sebebiyet verecek aşırı bir tüketim de olmaz. Yardımlaşmanın teşviki ve adaletin her alanda gözetilmesiyle birlikte insanların hem ahlaki hem de ekonomik olarak güçlenmesi sağlanmış olur. Ayetlerde bildirilen ahlaka uygun olarak, kendisi ihtiyaç içinde de bile olsa kişi yiyeceğini yoksula ve yetime yedirdiğinde, kendisi için kullanmayacağı bir şeyi başkasına vermediğinde, arkasından herhangi bir çıkar beklentisi olmadan başkalarına yardım ettiğinde açlık sorunu ortadan kalkacaktır. Dolayısıyla o toplumda zenginlik artacak, refah artacak, yoksulluk, açlık azalacaktır. Bu bir ütopya ya da gerçekleşmesi zor bir hayal değildir. Nitekim Kuran ahlakı Peygamber Efendimiz (sav) zamanında en güzel haliyle yaşanmıştır, zenginlik ve refahı ile tarihe geçen Asr-ı Saadet olarak adlandırılan dönem bu gerçeğin en açık delilidir.
Gelin bu soruna da hep birlikte “Dur!” diyelim, açlık ve yoksulluğu dünyadan tamamen kaldıracak çözüme yönelelim. Gerçek ve kesin çözümün; bencilliği ortadan kaldıran, kardeşliği, birliği, insanlar arasında ayrım yapmamayı teşvik eden Kuran ahlakının samimi olarak yaşanması ve güzel ahlakın yaygınlaştırılması için çalışılması olduğunu herkese anlatalım.

ÖZE DÖNÜŞ DERGİSİ SAYI 8

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Öze Dönüş | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : Van Öze Dönüş Der Tlf: 432 212 10 18 | Haber Scripti: CM Bilişim