• BIST 106.785
  • Altın 269,692
  • Dolar 5,6938
  • Euro 6,3037
  • İstanbul 12 °C
  • Ankara -3 °C
  • Van -4 °C

Kürd Sorunuyla İlgili Bazı Konular ve Duruşumuz

Zeki Savaş

Kürd sorununda müdahil taraflar

Kürd ulusal hareketlerinin başarı ve başarısızlığında silahlı yöntemin rolü

Kürd ulusal hareketleriyle şiddet arasındaki ilişki

Ölüm ve öldürme üzerine kimlik inşa etme

Türk solu ile İslamcı Türklerin Kürd solu ve İslamcı Kürdlerle ilişkisi

Kürd sorununun çözümünde Kürd halkının iradesini kim nasıl temsil edecek?

 

Tarihi derinliği olan devasa bir sorunla ilgili doğal olarak sayısız makale ve kitap yazılmış demektir. Böyle bir konu, bir derginin muayyen sayısında ana tema olarak işlendiğinde, konuyu ihata etmek mümkün olmayacaktır. Kuşatıcılığı bir yazıya  sığdırmak ise imkânsızdır. Dolayısıyla bu yazıda Kürd meselesiyle ilgili altı konu analiz edilebilmiş ve her biriyle ilgili çıkarımda bulunulmuştur.

Kürd Sorununda Müdahil Taraflar

Tarafları ikiyle sınırlı sorunları çözmek, çok taraflı sorunları çözmekten daha kolaydır. Maalesef Kürd sorunu, bölgesel ve küresel ölçekte çok taraflı bir problemdir.

Sorunun bir tarafı Kürdlerdir. Bu bir taraf da kendi iradeleri dışında dörde bölünmüş olmaları nedeniyle zaman içinde kaçınılmaz olarak tarihsel, kültürel, jeo-politik ve jeo-ekonomik farklılıklar kazanmışlardır.

Sorunun öbür tarafı ise bir hayli kalabalık.

Birinci grupta bölgesel aktörler yer almaktadır. Yani Türkiye, İran, Irak ve Suriye. Bu dört aktörün kendi Kürdleriyle bir tür ilişkisi, diğer parçalardaki Kürdlerle bir başka tür ilişkisi vardır. Örneğin Suriye, kendi Kürdlerine kimlik vermezken, dört yüz bin kadar Kürd vatandaşlık hakkına bile sahip değilken ve evlerinin üzerine 'malüddevle, meyınbeğ' devlet malıdır satılamaz yazılarak mülkiyet hakları ellerinden alınırken yıllarca Türkiye Kürdlerine destek vermiştir. Irak, kendi Kürdlerini kimyasal silahlarla vururken, İran Kürdlerine destek vermiştir. İran, kendi Kürdleriyle iç savaş yaşarken Irak Kürdlerine destek vermiştir.

Kendi ülkesinin dışındaki Kürdlerle en az ilişkili olan Türkiye idi. Türkiye, ne kendi Kürdlerini ne de başka Kürdleri tanımıyordu. Son on yılda bu siyaset değişti. Türkiye de Irak Kürdlerini tanımakla kalmadı, onlarla güçlü bir ittifak geliştirdi; kendi Kürdleriyle de dolaylı ve doğrudan masaya oturdu.

Bölgesel aktörlerin geleneksel Kürd siyaseti, kendi Kürdünü bastır, öteki Kürdü komşuna karşı kullan şeklindeydi ve hala da büyük ölçüde öyledir.

İkinci grupta küresel aktörler yer alır. Amerika, Rusya ve Avrupa. Avrupa da kendi içinde İngiltere, Fransa ve Almanya olarak üçe ayrılır. Yani Kürd sorununun karşı tarafında dokuz ayrı aktör bulunmaktadır. Kürd tarafını da dört aktör sayarsak tam on üç aktörlü bir sorunla karşı karşıyayız.

Bölgesel aktörler, hiçbir zaman kendi ülkeleriyle ilgili Kürd sorununun ve çözümünün gündeme gelmesinden yana değiller. Onların her birine göre kendi ülkelerinde Kürd sorunu diye bir şey yoktur; komşularında vardır. Bölgesel aktörlerden hiç biri, komşularındaki Kürd sorununun adil bir şekilde çözümünden de yana değildir. Zira komşuda sorun çözülürse, bu çözüm şekli kendilerine de sirayet edebilir. Hakeza bu bölgesel aktörlerden hiç biri, komşularındaki Kürd sorununun bitmesini de istemiyor. Çünkü o zaman komşusuna karşı kullanacağı bir silahı yitirmiş oluyor. Ne yazık ki, her bir ülkenin Kürdleri, diğer üç bölgesel aktör için Demokles'in kılıcı gibidir. Komşular sorun çıkarırsa, kılıcı sallamaya başlıyorlar. Bölgesel aktörlerden her biri için en iyi çözüm, kendi Kürdlerini bastırmak, öteki Kürdleri devamlı kullanıma hazır bir sorun olarak tutmaktır.

Küresel güçlerin Kürd siyaseti de bölgesel güçlerinkinden farklı değildir. Onlar da Ortadoğu'daki çıkarları hangi ülkeye baskı yapmayı gerektiriyorsa, o ülkenin Kürdlerini, istedikleri imtiyazı alana kadar desteklemek, gerekli imtiyazı aldıktan sonra Kürdleri yalnız bırakmaktır.

Küresel güçler, Kürd sorununun çözümünü Kürdler için istemiyor. Çünkü Kürd sorunu onlar için de Demokles'in kılıcı görevini görüyor.

Küresel güçler, Kürd sorununun çözümünü ancak kendi çıkarlarının temini şartıyla isterler ama her birinin çıkarı ötekinden farklı olduğu için ve bölgedeki müttefikleri olan aktörlerle de çıkarları kesişmediği için kendi çözümlerini uygulayamıyorlar. Küresel aktörler yerine bir tane güçlü aktör olsaydı, muhtemelen en kısa sürede sorunu kendi çıkarına uygun çözüm yoluna gidecekti.

Kürd masasının karşı tarafında çıkarları birbiriyle uyuşmayan ama hepsinin de Kürd meselesinde çıkarı olan dokuz aktör bulunuyor. Dokuz bilinmeyenli denklem gibi bir sorun.

Kürd masasının karşı tarafındaki bu kalabalığın olumsuz etkileri, her hangi bir parçadaki sorununun çözümü masaya geldiğinde de kendini gösteriyor. Çarpıcı bir örnek olarak Rojhat'ın tanıklığına başvurmak açıklayıcı olacaktır. Şöyle diyor Rojhat:

"Ben size basit şaşırtıcı bir örnek vereyim. 1990’lı yıllarda biz kendi içimizde kardeş kavgası yaşadık. 1994-1998’e kadar devam etti. Ankara’da toplantılar oluyordu Kürtler kendi aralarında barışsın diye veya savaşsın diye. Şam diretiyordu barış Ankara’da olmaz, Şam’da olması gerekiyor diyordu. Bu sefer o toplantı Şam’a taşınıyordu. Ama bu sefer de Tahran ‘toplantı Şam’da olmaz Tahran’da olmalı’ diyordu ve toplantı Tahran’a taşınıyordu. Sonra Avrupalılar devreye giriyordu. Avrupalılar, ‘Ankara, Şam ve Tahran'ı denediniz olmadı, buyurun Paris’e gelin’ diyordu. Paris’te de oldu o toplantılar ama barış yine gerçekleşmedi. Toplantılar sonra Dublin’e taşındı anlaşma oldu ama o anlaşma bir telefon ile bozuldu. Katılanlardan birine geldi o telefon, nereden geldi derseniz söyleyeyim, Şam’dan geldi."

Rojhat Kimdir?

Rojhat Türkiye-Kürdistan Demokrat Partisi geleneğinden gelen Türkiyeli bir Kürt ve Erbil’de yaşıyor. Diyarbakırlı. KDP çizgisine yakın gruplarla beraber Avrupa’da ve Türkiye’de uzun yıllar siyaset yapmış biri.

Oslo görüşmelerinin akamete uğraması  ve iki yıl süren barış görüşmelerinin savaşla bitmesi de benzer gelişmelerin sonucunda oldu. Zira bölgesel aktörlerden biri şu veya bu şekilde kendi Kürd sorununu tek başına çözmeye kalktığında, diğer sekiz aktör, süreç dışında kaldıkları için çözüm sürecinin aleyhlerine gelişeceği gerekçesiyle devreye giriyor ve ellerindeki tüm kozları kullanmaya başlıyor ve çözüm sürecini sekteye uğratıyor.

İran devriminden hemen sonra yeni yönetimle İran Kürdleri arasında bir dizi görüşmeler oldu ve belli bir çerçeve üzerinde anlaşma da sağlandı ama İran Kürdlerine destek veren Bağdat rejiminin devreye girmesiyle çözüm süreci savaşa dönüştü ve bir daha da masaya dönülemedi.

Bölgesel aktörlerin silahlı Kürd ulusal hareketleri üzerindeki etkilerini en önemli nedeni, bu hareketlerin silahlı mücadele veriyor olmasıdır. Çünkü her silahlı Kürd hareketi, bölgesel aktörlerden birine, ikisine veya üçüne birden mutlak manada muhtaç duruma gelir. Bölgesel aktörlerin desteği olmadan silahlı bir Kürd hareketi hiçbir şekilde manevra alanı bulamaz. Acı ama gerçek, bağımsızlık için yola çıkan her Kürd hareketi, kendi Kürdlerini bastıran diğer üç aktörden birine veya tümüne bağımlı hale gelmektedir. Dolaysıyla hiçbir silahlı Kürd hareketi bağımsız değildir, bağımsız karar alma gücüne sahip değildir.

 Bu nedenledir ki, herhangi bir silahlı Kürd hareketi, barış masasına otursa, perde arkasında da kendisine destek veren aktörlerle masaya oturmak zorunda kalıyor. Elinin güçlü olması ve gücünü koruyabilmesi için, destekçilerini korumak zorunda kalıyor. Onları dışlarsa, gelecek hamleler karşısında zayıflayacağı için barış müzakeresi yaptığı ülkenin de masayı devirmesinden ve böylece çok yönlü bir kuşatma altında imha edilmekten korkuyor. Destekçilerinin onayını almadan barışamayacağı için gerekli desteği alamadığı zaman yolun bir yerinde masayı devirmek zorunda kalıyor.

Sonuç şudur: Bölgesel aktörler istemeden herhangi bir silahlı Kürd hareketi barış yapamaz. Silahlı Kürd hareketleri, bu söylediklerime istedikleri kadar itiraz edebilir ve kızabilirler ama bu söylenenlerin gerçeğin ta kendisi olduğunu da en iyi onlar bilir.

Silahlı bir Kürd hareketi bir şartla kendi iradesiyle barış yapabilir. Müzakere yaptığı ülkeye tam güvenirse ve gerçekten müzakereci ülke de onlara ihanet etmez ise ve müzakereci hareketi koruyacağının teminatını verirse, o zaman silahlı hareket, bölgesel aktörleri dinlemeden anlaşma yapabilir. Böyle bir güven de Kürdler ile mücadele ettikleri ülkeler arasında mevcut değildir.

Kürdlerin epeyce bir kısmının ideali bağımsız Kürdistan’dır. Ne var  ki, bu ideal bir asırdır reel-politik duvarın önünde beklemektedir.

İster Kürdistan’ın dört parçasından birinde isterse dört parçada birden kurulacak Kürdistan bağımsız devleti veya devletleri idealinin önünde Kürdlerin bugüne kadar aşamadığı engeller vardır. Bölgesel aktörlerin dördü de bu ideale mutlak surette karşıdır. Gerektiğinde bu idealin hayata geçmesini engellemek konusunda yardımlaşmadan çekinmemişlerdir ve çekinmeyecekler de. Bu durum, bugüne kadar aşılamamış ve bundan sonra da aşılması kolay olmayan reel-politik bir mevzudur.

Dünyanın herhangi bir yerinde sınırların değişimiyle yeni bir devletin uluslararası camiaya katılabilmesi için BM Güvenlik Konseyi'nin ve BM'nin onayı gerekir. Bu onay olmadan yeni bir devlet teşkil edilemez. Güvenlik Konseyinde veto hakkı olan ve küresel düzeyde aktör olan beş ülkenin çıkarı ortak bir noktada kesişmediği sürece de BM'den onay çıkmaz.

Küresel güçlerin her birinin bölgesel aktör olan dört devletle bir şekilde çıkar ilişkisi ve ittifakları vardır. Örneğin Türkiye NATO üyesidir ve Batı kulübü içinde yer alır. Batılı güçler, kolayından Türkiye ile ilişkilerinin kökten değişmesini ve Türkiye'nin örneğin Rusya ve Çin hattına doğru saf değiştirmesini istemez. Kurulacak Kürdistan'dan elde edecekleri çıkarlar, Türkiye'yi kaybetmekten daha çok olursa, buna razı olurlar ama bu defa da karşılarında Rusya ve Çin'i bulurlar. Benzer bir ilişki Rusya ile Suriye ve İran arasında da vardır. Çin de bu tür durumlarda genellikle Doğu bloğu yanında yer alır.Her iki bloğun çıkarlarını temin edecek bir Kürdistan da kolayından inşa edilemeyeceği için  BM Güvenlik Konseyi üyelerinin ittifakı bugüne kadar sağlanamamış ve bundan sonrası da meçhuldür.

Başur'daki Kürdler, Amerika'nın Saddam güçlerinin havadan ve karadan Başur'a girişini yasakladığı için kendilerine özerk bir alan yaratabildi ve Amerika eliyle değişen rejim sonucu anayasal bir statü kazandı. Eğer Amerika o hamleyi yapmasaydı, Başur'daki Kürdler bugünkü statüyü elde edemezdi. Özerklik kazanan Başur Kürdleri, bağımsızlık ilanı için çok isteklidirler ama Amerika onay vermeden bu adımı atamıyorlar ve atamazlar.

Amerika onay verse, bağımsızlık ilan edip bir adım daha atmış olacaklar ama nihai hedefe ulaşmış olmayacaklar. Zira diğer küresel güçlerin ve bölgesel güçlerin de onayı gerekecek. Amerika da bunu bildiği için onay veremiyor.

Eğer bölgesel aktör olan dört devlet, kendi aralarında anlaşıp her hangi bir parçanın veya bütün Kürdistan’ın bir devlet olarak şekillenmesine onay verirse, küresel aktörler bu durumu daha rahat kabullenebilir. Zira bölgesel müttefikleriyle ilişkileri bu durumda bozulmaz ve sıkıntıya düşmez. Ne var ki, bölgesel aktörlerin böyle bir karar vermesi, gerçeklikten çok uzaktır.

Bağımsız Kürdistan fikrinin önünde reel-politik bakımdan bölgesel ve küresel baz da aşılması çok güç engeller bulunmaktadır. Bu nedenle on yıl, yirmi yıl, kırk yıl silahlı mücadele vermiş Kürd Ulusal Hareketi önderleri, uzunca deneyimlerden sonra şimdiki koşullarda 'Bağımsız Kürdistan fikri reel-politik değildir' diyor. Bu sözü, Mesud Barzani dediği zaman, Dr. Kasımlo dediği zaman, Öcalan dediği zaman bu sözün bir anlamı ve ağırlığı vardır. Zira hareket önderlerinin uzun, acı ve ağır deneyimler sonucunda ulaştıkları bir düşünsel neticedir.

Kürd masasının karşı tarafında etkin ve çoklu tarafların bulunması, bir yandan Kürd meselesini çok taraflı bir hale getirirken öte yandan da reel-politik siyasi  bir durum yaratmıştır. Bu Reel-politik koşullar, Kürd ulusal hareketi önderlerini özerklik, federasyon, adilce birlikte yaşam gibi bağımsızlık dışındaki şıkların daha uygulanabilir ve erişilebilir olduğu kanaatine yöneltmiştir.

Kürd sorununda müdahil tarafların arasındaki paylaşılamayan konu sadece çıkar değildir. Bir de işin düşünsel ve ideolojik yanı vardır. Kürd ve Kürdistan'ın gelecek tasavvuru ile ilgili üç temel yaklaşımdan söz etmek mümkün:

Seküler Batıcı gelecek tasavvuru

Seküler/ Ateist Doğu tasavvuru

Tarihi, dini referansların belirlediği yerli tasavvur

İlk iki tasavvurun dışarıda ve içeride savunucuları, bir diğer ifadeyle yerli ve bölge dışı güçleri vardır. Amerika ve Avrupa seküler olan, sekülerleştirici vizyonu olan ve Batı bloğu içinde yer alacak olan bir Kürdistan tasavvurunun hayata geçmesinden yana.

Rusya da seküler, sosyalist eğilimli Doğu bloğu içinde yer alacak bir Kürdistan tasavvuruna sahip.

Dini, tarihi ve milli referansların belirleyici olacağı, ortak gelecek tasavvurunun ortak geçmiş tecrübesi üzerine inşa edileceği Kürdistan tasavvurunun savunucuları yereldir ve global düzeyde savunucuları yoktur. Çünkü bu tasavvur üzere kurulacak bir Kürdistan, Doğu ve Batının çıkarlarına uygun düşmemektedir.

Biz, Kürd ve Kürdistan sorununun yerel güçler tarafından çözülmesinin ve de dini, tarihi, milli ve evrensel hukuki referansların belirli olacağı, geçmiş ile gelecek arasında ortak tasavvuru gözeten bir yaklaşımın benimsenmesinin bölge ülkeleri ve bilumum Kürdler için  daha iyi ve hayırlı olacağı inancındayız. Ama eğer bölgesel aktörler sorunu doğru temelde çözmemede ısrar ederse, uygun koşullar yakalandığında küresel güçler, kendi çıkarları ve tasavvurları doğrultusunda adımlar atmaktan çekinmeyecektir. Dolayısıyla Kürd kartları masaya sürüldükçe çıkar ve tasavvur çatışmaları da keskinleşecek, belki de acı faturalar ödetecektir hem Kürdlere hem de bölge ülkelerine.

Kürd Ulusal Hareketlerinin Başarı ve Başarısızlığında Silahlı Yöntemin Rolü

Silahlı mücadelenin, şiddet ve militarist yöntemlerin Kürd ulusal hareketlerine katkıları ve etkileri, ilmi, bilimsel ve analitik değerlendirmeleri gerektiren bir konudur. Militarist yöntemi benimseyen hareketler, bu yöntemin gerekliliğine ve yararına dair çok sayıda delil getirmektedirler.

Bu çalışmada militarist yöntemin olumsuz etkilerinden üç konu bahse açılacaktır:

Bir:Militarist yöntemler, uygulayıcısı olan hareketleri, bölgesel ve küresel güçlerin kullanım alanına zorunlu olarak iter. Çünkü silahlı mücadele demek, savaş demektir. Savaş silaha, paraya, istihbarat desteğine ve lojistik desteğe ihtiyaç duyar. Bu destekler de ancak devletler tarafından karşılanabilir. Dolayısıyla hiçbir örgüt, bölgesel veya küresel güçlerin desteği olmadan etkili ve devamlı bir silahlı mücadeleyi yürütemez. Savaş yürüten bir örgüt, her şeyden önce merkezini savaştığı ülkenin dışında bir yere taşımak zorundadır. Bir başka ülke bu imkânı tanımadığı zaman hareketin merkezi çökertilir. Bir başka ülke kapısını açtığı zaman da artık o hareket, ilgili ülkenin siyasetlerine tabi olmak zorundadır.

Devletin çok zayıf ve ülkenin coğrafi durumunun çok uygun olduğu yerler ancak bu duruma istisna teşkil edebilir. Öyle yerlerde silahlı mücadele veren bir örgüt belirli ölçüde ülke içinde barınabilir.

Silahlı mücadele, doğası gereği her ne pahasına olursa olsun ihtiyaç duyduğu şeyleri temin etmeyi gerektirir. Aksi halde devam edemez. Bu kesin zorunluluk, silahlı mücadeleyi benimseyen hareketleri ister istemez ihtiyaçlarını karşılayan güçlerin güdümüne iter. Destek veren güçlerin çıkarı, genellikle ilgili hareketin neticeye ulaşmasından çok ilgili hareketin savaştığı ülkeyle ilgili bir takım imtiyazlardadır. Destek veren güçler, kolladıkları hareketi kendi hedeflerine ulaşmak için bir araç olarak değerlendirir.

Militarist hareketler de kendilerine destek veren ülkelerin hesaplarından haberdardırlar ancak devletlerarası dengelerden ve stratejik hesaplardan yararlandıklarını, yararlanmak zorunda olduklarını savunmaktadırlar. Burada cevaplanması gereken temel soru şudur:

Devletler, daha büyük çıkarları gereği destekledikleri/kullandıkları hareketleri yarı yolda bıraktıkları zaman ne olacak?

Devletler, örgütleri kullanmak ve yarı yolda bırakmakla meşhurdur. İran Şahı Molla Mustafa Barzani ve KDP'ye destek veriyordu ve KDP Irak içinde iyi bir mücadele yürütüyordu. 6 Mart 1975'te Şah ile Saddam Cezayir anlaşmasını imzalayınca, Şah KDP'den desteğini kestiği gibi, İran sınırını da onlara kapattı. KDP, iki hafta içinde ağır darbeler aldı ve Barzani Irak'ı terk etmek zorunda kaldı.

Yıllarca Öcalan'a ev sahipliği yapan Hafız Esed, PKK'ya desteğinin tehlikeli sınıra geldiğini görünce, Öcalan'ı ülkeden sürdü ve Öcalan'ın çıkışı cezaevinde sonuçlandı. Sekiz yıllık İran-Irak savaşı boyunca taraflar birbirlerinin Kürdlerine destek verdi; savaş bitince destek de bitti.

Çok az zamanlarda silahlı bir hareketle destekçisi güçlerin çıkarları nihai noktada buluşur. Asırları bulan Kürd ulusal mücadelesi sürecinde sadece bir kez Irak'ta, Kürdler ile Amerika'nın çıkarları kesişti ve onlara özerk bir alan açıldı.

Silahlı mücadele, sahiplerini destekçi ülkelere bağımlı kılar. İşin burasında ikinci bir temel soru karşımıza çıkar:

Bağımsızlık için yola çıkan bir örgüt, başkalarına bağımlı hale geldiği zaman, nasıl bağımsızlık mücadelesi verecek? Bağımlı olan, bağımsızlık mücadelesi verebilir mi?

Militarist mücadele, bağımlılığı kaçınılmaz kılıyor. Bağımlılık da bağımsızlık amacıyla çelişiyor. Bütün militarist hareketler, bu çelişki ve tezatlar yumağı içerisine düştüğü için bağımsızlık hedefine ulaşamıyor.

Bu çelişkilerin en büyüğünü yaşayanlardan biri de Kürd ulusal mücadelesidir.

İki: Militarist yöntemleri benimseyen hareketlerin tümü, şiddete yönelme potansiyelini kendi içinde taşır. Bir örgüt, devlete karşı silahı eline alır ama zaman içinde bu silahın sadece devlete karşı kullanılacağının garantisi yoktur. Çünkü silah, sorunlara kestirme çözüm üretir. Elinde silah olan, karşılaştığı sorunları çözmede kolayına yönelir. Konuşmak, tartışmak, ikna etmek, paylaşmak, uzlaşmak gibi yöntemler siyasi mücadelenin araçlarıdır. Elinde silah olanlar, bu kadar zaman ayırmaya, paylaşıma ve çoğulculuğa açık olamazlar. Elindeki silahın gücünü kullanarak kestirmeden çözümlerini dayatırlar. Hareketlerin hukuki sistemleri de olmadığı için, cezalandırma işlemi örgüt hiyerarşisi içindeki yöneticiler tarafından rahatlıkla uygulanabiliyor. Hareketlerde kuvvetler ayrılığı söz konusu değildir. Bir militan hem polis, hem yargıç hem de infazcı olabilir.

Silahın sağladığı imkân, hareketi zaman içinde savaştığı devletin dışında kendisine muhalefet eden veya taleplerini karşılamayan herkese karşı şiddet uygulamaya itebilir. Bu gerçek, sol gelenekten gelen Kürd hareketlerinde yaygın bir şekilde gözlemlenebilmektedir. Hakeza son yirmi yılda dini temelde gelişen bazı silahlı hareketlerde de silahın şiddete dönüşme eğilimi sol örgütleri geride bırakacak oranda görülmektedir. Taliban ve İŞİD, umuma şiddet uygulamada sol örgütleri mumla aratacak düzeyde cinayetler işlemektedir.

Kürd ulusal mücadelesinde özellikle sol ideoloji temelinde şekillenen silahlı hareketler, silahı hukuk içinde sadece devlete karşı kullanmada iyi bir sınav vermemiş, şiddeti umumileştirmiştir. Bu durum, ilgili hareketlerin kitlesel desteğini sınırlandırmış, var olan desteği de büyük ölçüde korkuya dayalı geliştirmiştir.

Üç:Silah, sahibine güç ve güven verir ama elinde silah olmayanlarda da korku ve güvensizlik oluşturur. Silahlı mücadele veren bir hareket, şiddeti de umumileştirmişse, kitlelerdeki korku ve güvensizlik daha bir artış gösterir. Silahlı hareketlerin gönüllü bir taraftar kitlesi, bir de korkudan taraftar görünen kitlesi olur. Şiddete başvurmuş bir hareketin gönüllü kitlesi hiçbir zaman ilgili toplumun çoğunluğuna ulaşmaz.

Silah ve şiddet, toplumsal akılda gelecek tasavvuruna ilişkin güvensizlik oluşturur. Örgüt düzeyinde iken silahın gücünden hukuksuzca yararlananların devlet düzeyine geçtiği zaman nasıl bir toplumsal düzen kuracakları konusunda kitlelerde gelecek tasavvuruna dair  çok ciddi kaygı ve endişeler oluşur. Bu, çok haklı ve yerinde bir kaygıdır. Gücü sınırlıyken sınır tanımayanların, gücü sınırsız olduğunda neler yapabileceklerini kestirmek kolay değil.

Elinde silah olan hareketler eğer sosyalist ideolojiden besleniyorsa, gelecek tasavvurunu etkileyen başka kaygılar da devreye giriyor. O da Sovyet dönemi uygulamalardır. SSBC, 1930 ila 1950 arasında çeşitli milletlerden 3 milyon 778 bin 234 aydını tutuklamış ve bunlardan 786 bin 98'ini öldürmüştü. Ayda yaklaşık kırk bin aydını öldürmüş bir devletin ideolojisinden etkilenen ulusalcı bir  hareketin fikri arka planı,  haklarını savunduğu toplumun gelecekteki varoluş koşullarına dair topluma güven vermesine ciddi anlamda engel teşkil etmektedir.

Militarist ve şiddet eğilimli bir hareketin, devletleşme merhalesine ulaştığı zaman demokratik, özgürlükçü, hukukun üstünlüğüne uyan, inanç, düşünce, basın ve örgütlenme özgürlüklerini kolaylaştıran, serbest ekonomiyi ön gören bir sistem inşa edeceğine dair güvenceden yoksundur kitleler. Uzun yıllar silahla yatıp kalkmış her sorununu silahla çözmüş bir yapının devletleştiğinde demokratik özgürlükçü bir yapıya dönüşümü bir neslin değişmesini gerektirir ki, o da elli ila yüz sene zaman alır.

Kendi dilini konuşacağı ve kendi dilini konuşan yöneticilerinin olması, her toplumun doğal ve fıtri hakkı ve beklentisidir. Ne var ki, hayat dilden ve aynı dili konuşan yöneticilerden ibaret değildir. Dünyadaki göç dalgaları incelendiği zaman ekonomi, inanç özgürlüğü, düşünce özgürlüğü, basın özgürlüğü, akademik özgürlük, örgütlenme özgürlüğü ve güvenlik gibi unsurların her biri göçte önemli rol oynamaktadır. Milyonlar halinde insanlar kendi dillerini konuştuğu, kendi diliyle eğitim aldığı ve kendi diliyle konuşan yöneticilerin olduğu ülkelerden neden göç ediyor? Çarpıcı bir örnek olarak Kuzey Kore ve Güney Kore verilebilir. Kuzey Kore'de ana dil ve egemenlik sorunu yoktur. Koreliler tarafından yönetilmektedir. Bugün sınırlar açılsa, herhalde toplumun en az yarısı göç edecektir. Yurt dışına telefon açmanın cezası ölüm olan bir ülkede, kendi dilini konuşmak, o ülkede yaşamak için yeterli bir neden değildir.

Tarihi tecrübeler, özgürlüklerin bir bütün olduğunu, parçacı özgürlüklerin insanları tatmin etmediğini, özgürlük sorunu olan yerlerde yolunu bulanın vatanını terk ettiğini göstermektedir. Özgür yaşam, dile ve vatana tercih ediliyor. İnsanlar kendi ülkesinde baskı altında ya da fakir bir şekilde yaşamaktansa yabancı dilin konuşulduğu ve ikinci sınıf vatandaş muamelesi göreceği bir başka diyarı yaşamak için tercih ediyor.

Bu gerçekler, kitlelerin gelecek tasavvurunda etkili oluyor ve kitlelerin, silahlı mücadele veren ulusal hareketlerin gelecekte inşa edeceği yönetim hakkında kuşkulu ve temkinli olmalarını sağlıyor, kitlelerin silahlı hareketlere mesafeli durmalarına neden oluyor.

Günümüz dünyasında silahlı mücadelenin olumsuz etkileri, olumlu katkılarından çok daha fazladır. Bu durum, Kürd ulusal mücadelesi için daha hayati bir önem taşımaktadır. Bu önemi kavramakta veya benimsemekte zorlananlar, çoğunluğu teşkil eden kitlelerin desteğine gönüllü olarak ulaşamayacak belki cebir ve şiddetle ulaşabilecektir.

Biz, silah ile bağımlılık arasında var olan zorunlu ilişkilerden ve silahın gelecek tasavvuru üzerindeki olumsuz etkilerinden ötürü, Kürd ulusal mücadelesinin silahlı değil, siyasi olması gerektiğine, silahlı yöntemden siyasi yönteme geçmesi gerektiğine inanıyoruz.

Kürd Ulusal Hareketleriyle Şiddet Arasındaki İlişki

Şiddet olgusu, beşer tarihi kadar kadimdir. Tarihe dair vahiy temelli ilahi bildirimler, ilk şiddetin, insanoğlunun ilk nesliyle başladığını haber vermektedir. Beşer tarihindeki bolca örneklerle desteklenen bu hakikat, şiddet ile insan doğası arasındaki ilişkiyi de açığa çıkarmaktadır. Bu ilişki kontrol edilebilir bir ilişkidir. Bilgi, ilim, irfan, tecrübe, akıl ve medeni değerlerle şiddet kontrol altına alınıp minimize edilebilirken ve şiddetten büyük oranda arındırılmış bir kültür ve toplum inşa edilebilirken, aksi durumlarda da şiddet kontrol dışına çıkabilmekte, kültürel koda dönüşebilmektedir. Bu nedenle şiddetin tarihsel grafiği, oldukça inişli çıkışlı bir seyir izlemiştir.

Kürdistan’ın jeopolitik konumu, bu coğrafyada çatışmalarla dolu karmaşık tarihsel süreçlerin yaşanmasına neden olmuştur. Bu süreçler, bir yandan feodal yapıyı şekillendirirken öte yandan da şiddet ve çatışmayı apolitik zeminde kültürel bir kod haline getirmiştir. Kürd toplumunun kültürel kodlarında silah ve şiddetin önemli bir yeri vardır.

 1950'lerden sonra Kürd ulusal hareketine nüfuz eden sosyalizm ideolojisi ve onun silahlı propaganda stratejisi, Kürdlerin kültürel kodlarıyla uyumlu olduğu için en azından bu toplumun bir kısmında karşılık buldu. Yakın tarihteki sınırlı kıyamlar ve son kırk yıldır süren silahlı mücadele ve şiddet politikalarındaki önemli etkenlerden biri de kültür meselesidir.

Kültürel kodlar, belirli koşullarda kendini gösterir. Koda uygun ortam oluştuğunda, o kod davranış biçimi olarak açığa çıkar. Şiddet kodu, politik veya apolitik fark etmez, sorunların yaşandığı yerde, bir tür sorun çözme yöntemi olarak beliriverir.

Yazılarımda hiçbir zaman fıkraya yer vermemişimdir ama burada konuyu çok iyi açıklayacağı için İran kültüründen bir fıkrayı aktarmak zorundayım.

İran'ın Şii kültüründe 'salavat' önemli bir yer tutar. Örneğin bir kavgayı yatıştırmak veya sonlandırmak için salavat getirilir. Bir anlaşma imzalandığı zaman, saygın biri geldiği zaman salavat getirilir. Dini merasimlerde, vaazlarda, hatta düğünlerde yüksek sesle topluca salavat getirilir. Hatırlanmayan bir konuyu hatırlamak için salavat getirilir. Kesilen elektrik geldiği zaman salavat getirirler. Bir İranlı çocuk bu kültür içinde büyür ve salavat onda  kültürel bir koda dönüşür.

İranlının biri Hristiyan olmak ister. Kilisede üç gün boyunca karanlık bir odada tutulur ve gerekli işlem ve hazırlıklar yapılır. Her şey eksiksiz tamamlanmış ve İranlı artık Hristiyan olmuştur. Lambayı yakarlar. Lamba yanar yanmaz, Hıristiyan olduğundun artık kuşku duyulmayan İranlı 'Allahümmesalli ala Muhammed ve al-i Muhammed' diye yüksek sesle güzel bir salavat getirir.

Bu bir fıkra ama ifade ettiği anlam, bir hakikat. Kültürel kodlar, uygun koşulları yakaladığında aniden bir davranış biçimi olarak açığa çıkar.

Silah ve şiddet, Kürdler’de kültürel bir koda dönüşmüştür. Sosyalistler ulusal hakların temini için silahlı propagandayı önerdiğinde en azından gençliğin bir kısmında karşılık bulur. Şeraiti getirmemiz için cihad etmemiz gerekir diye bir çağrı gelince gençlerde karşılık bulur. 90'lı yıllarda bunun bolca örneklerini Bakur'da gördük. Şimdilerde de İŞİD'in çağrısına dört parça Kürdistan’dan gençlerin katıldığı bilinen bir gerçek. Silahı ve şiddeti mücadele stratejisi olarak benimsemiş hangi hareket ortaya çıksa, kültürel kodla uyumdan ötürü bir karşılık bulur.

Şiddet sorunu sadece Kürdler’in sorunu değildir. İşgal ve iç savaşın uzun süre devam ettiği ülkelerde de aynı sorunu görebiliyoruz. Otuz yıla yakındır işgal ve iç savaş içinde olan Afganistan çarpıcı bir örnektir. Siyasi şiddet, apolitik alanı da sarmalamıştır. Afganistan'ın Balgan vilayetinde Temmuz 2015'te yapılan bir düğünde iki grup arasında kavga çıkmıştı. Sonuç, yirmi bir ölü, on yaralı. Ölülerin yaralıların iki katı olması, kavgaya karışanlarda öldürme duygularının ve aynı zamanda öldürme yöntemlerinin ne kadar güçlü ve gelişkin olduğunu göstermektedir. Normalde her kavga ve kazada yaralı sayısı ölü sayısından çok olur ama Afganistan'da ölü sayısı yaralıları ikiye katlar. Düğünde olabilecek bir sorun, mahiyeti itibariyle küçük bir sorundur ve rahatlıkla aşılabilir ama şiddetin yaşam biçimi haline geldiği bir ülkede küçük bir sorun onlarca insanın ölümüyle sonuçlanır.

Irak, Suriye ve Libya da işgal ve iç savaşlar nedeniyle benzer bir duruma hızla ilerliyor. Suriyeli çocuklar, katliam ve toplu öldürmeleri oyun haline getirmişler. Hendekler kazıp birbirlerini öldürmüş gibi yaparak hendeğe atıveriyorlar. Bu çocuklar, bu şartlarda büyüdüğü ve siyasi bir mücadeleye katıldığı zaman, oyunları gerçek olacaktır. Artık onlar için insan öldürmek, bir oyun ve eğlence kadar basit ve belki de eğlenceli olacaktır.

Kürd ulusal hareketlerinden militarist yöntemleri benimseyenlerin toplumda belirli bir karşılık bulmasının önemli bir nedeni, geçmişte siyasal mücadeleye imkân tanınmaması olmuştur. Siyasi, sivil ve kültürel kanalları kapattığınız zaman silahlı mücadele zorunlu bir alternatif olarak beliriverir ve inandırıcı gerekçelere dayanır. Ancak siyasi mücadele imkânları, sivil itaatsizlik olanakları ve kültürel aktivite yolları açık olduğu zaman da silah ve şiddette ısrarcı olmayı başka sebeplerle açıklamak gerekir.

Siyasi mücadele verme imkânı varken silahlı mücadelede ısrarın nedenlerinden biri, kültürle ilgilidir. Köyde aşiret meselelerini, arazi meselesini, su sorununu, mera problemini, çocukların kavgasını, hayvan problemini konuşarak medenice çözmek yerine silah ve şiddeti tercih eden bir kültürün taşıyıcıları; hakeza şehirde komşusu esnaf ile, trafikteki yol hakkı ile ilgili sorunlarını kurallara göre çözmek yerine kavgayı tercih eden kültürün varisleri siyasal alana taşındıkları zaman da siyasal sorunları siyaset yönteminden çok silah yöntemiyle çözüme meyyal olacağı açıktır. Zira insanlar siyasete atıldığı zaman veya aşiret üyeliğinden örgüt üyeliğine geçtiği zaman, mayalandığı kültürü geride bırakıp geçiş yapmıyor. Kültürünü de taşıyor. Şekil ve isim değişiyor ama mantalite değişmiyor. Komşu aşiretle olan sorunları diyalogla çözüp birlikte yaşamayı tercih etmeyen kültürün taşıyıcıları, sorunlu olduğu devlet veya örgütlerle de siyasi yöntemlerle çözüme kolayından razı olamaz. Onların düşünce dünyasında sorunların en iyi ve en kestirme çözüm yolu zora başvurmaktır. Bu mantalite, sosyalizmin silahlı propaganda yöntemi veya İslam'ın fıkıhtan yoksun cehaletle yoğrulmuş cihad çağrısıyla buluştuğunda karşılık buluyor. Sol ulusalcı Kürd gençler, " Geleceğini aydınlatmak için yak bir molotof” diyor şimdilerde, İslamcı Kürd gençler de " Geleceğini kurmak için ateşle bir Makarof" diyordu bir zamanlar. Oysaki gelecek ateşle değil, fikirle aydınlanır. Ateş üzerine kurulan gelecek, cehennemi bir yaşam vaat eder.

Kürd ulusal hareketlerinden ve Kürd İslamcı hareketlerden bir kısmının şiddetle ilişkili olmasını sağlayan ana etken, ideolojik ve dinsel sunumların kültürel kodlarla buluşması sonucudur.

Sorun nasıl çözülür?

Eğer son paragraftaki saptamanın doğru olduğunu kabul edersek, sorun ideolojik, dini ve kültüreldir. Çözümüne de buradan başlamak gerekiyor. Sol ideolojinin silahlı propaganda yöntemlerinin, dinin fıkıhsız cihad yorumlarının ve kültürümüzdeki şiddet kodlarının ıslahından ve doğru bir şekilde güncellenmesinden geçiyor. Kullanma tarihi geçmiş solculukla; zamana, şartlara ve fıkha uymayan cihatla yeni bir toplum inşa etmek yerine var olanın da ifsad edileceğini öncelikle militarist hareketlere sonra da topluma anlatmamız ve bu konuda anlaşmamız gerekiyor.

İnsana mantık ilminde 'konuşan canlı' denir. İnsanın diğer canlılardan en bariz farkı, konuşabilmesidir. Konuşmak imkânı varsa, savaşmak insani değildir. Siyaset yapma imkânı varsa, silahlanmak mantıklı değildir. İnsana savaşmak değil, konuşmak yaraşır. Gönüller silahla değil, söz ile fethedilir. Milyonlar silahla değil, fikirle ve siyasetle harekete geçer. Silaha binler rağbet ederken, düşüncelere ve siyasete milyonlar icabet eder. Milyonların gönüllü desteği silahın gücüyle değil, sözün gücü kullanılarak elde edilebilir. Müslüman Kürd halkını ulus veya din veya her ikisi adına temsile aday hareketlere de bu yakışır. Biz, Kürd ulusal hareketlerinin de Kürd İslamcı hareketlerin de siyasi, sivil ve kültürel mücadele kanalları açıkken militarist yöntemleri tercih etmelerinin Müslüman Kürd halkının yararına değil, zararına olduğu inancını akli, nakli ve tecrübi delillerle kuvvetle savunduk ve bundan sonra da savunacağız.

Ölüm ve Öldürme Üzerine Kimlik İnşa Etme

Öldürülmenin kutsandığı, öldürmenin pervasızca, hukuksuzca uygulandığı ve hatta teşvik edildiği bir dönemi tecrübe ediyoruz. Kürd ulusalcı hareketlerden bazılarının ve sözde İslamcı olduğunu iddia eden yapıların Kürdistan'da ve Ortadoğu'da nasıl öldürme yarışına girdikleri herkesin malumudur.

İşin ürkütücü yanı, öldürmek ve ölmek üzerine bir kimlik inşa edilmeye çalışılmasıdır. Herkes, kendi ölüsünü şehid diye kutsarken, şehitler mezarlığı inşa ederken, ölülerini kahraman ve ölümsüz olarak tanımlarken, yeni nesillere onları model insanlar olarak takdim ederken öldürmeyi de özgürlük savaşının veya cihadın olmazsa olmaz yöntemi ve gereği olarak savunuyor. Ya ölerek özgürleşecek ve büyüyeceksin veya öldürerek özgürleşecek ve büyüyeceksin. Büyümenin, büyük insan olmanın, kahraman olmanın, model olmanın, özgürleşmenin tek ve kaçınılmaz yolunun ölmek ve öldürmekten geçtiği şeklinde sunuluyor gençlere. Kimlik sahibi olmak istiyorsan ya öldüreceksin veya öleceksin. Aksi halde kimliksizsin, itibarsızsın.

İslami değerler manzumesine iman etmiş biri olarak şehadet ve savunmanın aslına dair bir itirazı tasavvur bile etmem. İtirazım, işin çığırından, mecrasından, maksadından ve en önemlisi hukukun çerçevesinden çıkmış olmasınadır. Her önüne gelen savaş, ölüm ve öldürme emri veriyor. Varlık alemin de en kıymetli olan insan hayatıyla ilgili öyle herkes karar veremez. Ölmenin, öldürmenin, şehadetin, savaşın, savunmanın bir hukuku, kuralı, fıkhı vardır.

Müslüman’ın Müslüman’la savaşı nasıl cihad olarak telakki edilebilir? Karşılıklı tekbirlerle birbirlerine saldıranların savaşı, cihad değil, hamakat savaşıdır.

Binlerce yıl bir arada iç içe yaşamış Müslüman kavimler arasında bir takım hak-hukuk sorunları vardır ama bu sorunlardan ötürü biri yekdiğerini işgalci sayıp vatanın işgali hukukunu uygulayamaz. İşgalin de hukuki bir tanımı vardır.

Kürd’ün Kürd’ü, Arabın Arabı öldürmesi, ulusal mücadele olamaz. Ulusal mücadelenin de bir kuralı vardır.

Öldürülmek, ölmek ve savaş istisnaidir, zorunluluk halleridir ve sıkı kurallara bağlıdır. Ne var ki, bugün istisna olan aslın yerine geçmiş ve bu istisna halinin üzerinden kimlik inşa edilmeye başlanmıştır.

İnsanın asli görevi, yaşamak, yaşatmak ve üretmektir. Fikir üretmek, ilim üretmek, bilim üretmek, bilinç üretmek, siyaset üretmek ve meta üretmektir. İnsana yakışan yaşam ve üretmek üzerine kimlik inşa etmektir; öldürmek ve tüketmek zere kimlik inşa etmek değil.

Biz; hem Kürd sorununun çözümünde hem dini değerlerin korunmasında ölmek, öldürmek ve tüketmek üzere değil, yaşamak, yaşatmak ve üretmek üzere kimlik inşa edilmesi gerektiğine inanıyoruz.

Türk Solu ile İslamcı Türklerin Kürd Solu ve İslamcı Kürdlerle İlişkisi

Kürd ulusunun haklarının teminine dönük yürütülen ulusal mücadelenin öncülüğü 1950'lere kadar mütedeyyin, muhafazakâr insanlar tarafından üstlenilmişti. Bu tarihlere kadar Kürt ulusal önderleri muhafazakâr kimliğin de ötesinde din adamı kimliğini taşıyorlardı. Din adamıydılar ama mücadeleleri din ile çatışmayan ve dini hassasiyetleri gözeten ulusal bir mücadele idi. Şeyh Abdulselam Barzani, Şeyh Ubeydullah Nehri, Şeyh Mahmut Berzenci, Qadi Muhammed, Molla Mustafa Barzani ve Seyid Rıza bu türden önderlerin makro örnekleridir.

Şeyh Said, dini önder olması hasebiyle aynı kategoriye girerken mücadelesini dini temelde yürütmesiyle diğerlerinden ayrılmaktadır. Dini temelde mücadele veren tek önderin Bakur'da olması incelemeye değer ayrı bir konudur.

Kürd ulusal önderlerinin din adamı olması, Kürdlerle mücavir halkların arasındaki en yaygın değerler manzumesi olan İslam üzerinden sağlanan ortak değerler paydasına işaret etmektedir.

1950'lerden itibaren Sovyetler'in etkisiyle sosyalizm ve ulusal sosyalizm mefkuresiKürdleri de etkisi altına almaya başladı. Sol ve sosyalizm düşüncesi İran Kürdlerine Sovyetler'in doğrudan kurduğu irtibat üzerinden aktarılırken Türkiye'de solcu Türkler üzerinden aktarıldı. Bakur'da Şeyh Said, Molla Mustafa Barzani ve Seyyid Rıza etkisinde olan demokrat-muhafazakar Kürdlere sol ideolojiyi aşılayan solcu Türkler oldu. Bu değişimden sonra Kürdler sosyalist hareketin argüman ve paradigmalarıyla hareket etmeye, özellikle 1974 affından sonra Marksist olma iddiasında birbirleriyle yarışmaya başladılar.

20. Asrın ortalarından bu yana Bakur'daki Kürdler’in Türklerle iki başlı ideolojik bir ilişkisi var. Solcu Türkler, solcu Kürdler’i desteklerken muhafazakâr Türkler de sol karşıtı muhafazakâr Kürdler’i destekliyor. Öte yandan solcu Kürdler, Türk solunun, muhafazakâr Kürdler de muhafazakâr Türklerin desteğini almaya özen gösteriyor.

İlişkilerin buraya kadar olan kısmı, bir yere kadar anlaşılır ve kabul edilebilir niteliktedir. Ancak mesele, bu sınırlarda kalmıyor.

Türk solu aynı zamanda Kemalizm’e meyillidir. Türk solu, bu özelliğini Kürd soluna da aktardı. Bugün Kürd solu, İslam'dan çok Kemalizm’e yakındır. Dine bakışları, din ile ilişkileri, izledikleri militarist yöntemler ve gelecek rejim tasavvurları Kemalist ideolojiyle daha çok örtüşmektedir.

Türk solu, yapmak istemediğini veya yapamadığını Kürd solu üzerinden yapmaya çalıştı ve çalışıyor. Bu hususta Türk solunun, Kürd solunu zaman zaman kullandığı ve kontrol altında tutmak istediği rahatlıkla söylenebilir. MDD teziyle sosyalist gençliği etkilemeye çalışan Mihri Belli ve benzerlerinin Kürdler’i tek başına serbest bırakmanın doğru olmadığı yönündeki düşüncelerini bu baptan hatırlatabiliriz.

Gelecek tasavvuru olmayan ve sadece boşlukta mücadele saikiyle hareket eden ve toplumsal gerçekliğini yitiren Türk solu, Kürd muhalefet hareketini sahaya sürerek var olmaya çalışıyor. Türk solu, ‘Kürd Memet nöbete! ’ siyasetini izliyor. Türk solu bedel ödemiyor. Kürd muhalefetinin ödediği bedeller üzerinden oyun oynuyor ve kendini sonuca ortak ediyor. Türk solu ve aydınları, Kürdler’in savaşmasını istiyor, savaşı destekliyor. Kürd solu da bu destekten minnettar kalıyor. Oysaki Türk solu ve aydınları, kurnazca Kürdler’i kullanıyor.

Muhafazakâr Türk kesimi de muhafazakâr Kürd bloğunu Kürd soluna karşı cepheye sürme eğilimini sık sık dışa vurdu ve vuruyor. Bölgesel ve küresel güçler, kendi çıkarları için Kürd ulusal hareketlerini her fırsatta kullanma yoluna giderken, Türkiye içinde de belirli ölçüde solcu Türklerle muhafazakâr Türkler, Kürdleri kullanma cihetine gitmiştir. Her ne zaman Kürd soluyla İslamcı/muhafazakâr Kürdler arasında bir gerginlik veya çatışma çıksa, Türk solu, Kürd solunu; Türk İslamcılar, Kürd İslamcıları kullanmak istemiştir. Her biri, kendine yakın bulduğunu teşvik etmiş, sahiplenmiştir. Türk solu, Kürd İslamcıları devletle işbirliği içinde olmakla suçlamış, Türk İslamcılar da ideoloji üzerinden karşı tarafı suçlamış ve kendine yakın olanı savunmuştur. Örneğin Türk İslamcılar Kürd soluyla olan çatışmalarda ölen Müslümanlar için gıyabi cenaze namazları kılmış, şehadet kavramı üzerinden methiyeler dizmiş, Türk solu da kendi yöntemleriyle benzer tavırlar sergilemiştir.

İşin burasında bazı soruları sormak gerekiyor:

Eğer Kürd soluyla İslamcı Kürdler’in çatışması iyi bir şeyse, neden Türk soluyla İslamcı Türkler savaşmaz?

İç çatışma sonucu şehid olmak güzel bir şeyse,  Türk soluyla İslamcı Türkler neden bir iç çatışma sonucu şehid olmayı tercih etmez?

Neden hep birbiriyle çatışan ve şehid olan Kürdler, destek veren Türkler olur?

Biraz da onlar birbiriyle savaşsın, Kürdler onları desteklesin. Örneğin Müslüman Kürdler, solcularla çatışmada şehid olan Müslüman Türklerin gıyabi cenaze namazlarını kılsın ve methiyeler sıralasın. Solcu Kürdler de solcu Türkler için aynısını yapsın.

Hep çatışanın, kavga edenin, ölenin Kürdler olması, destek verenin başkaları olmasında bir sorun yok mu?

İşin burasında Kürdlere de sorulması gereken sorular var:

Neden siz hep birbirinizle savaşırsınız ve bu savaş sonucu başkalarından destek almak veya onlar tarafından kullanılmak durumunda kalırsınız?

Eğer ideolojik farklılıklar, çatışmayı gerektiriyorsa, neden diğer ulusların ideolojik farklılıktan ötürü çatışmadığı üzerinde düşünmezsiniz?

Niçin başka uluslar, ideolojik farklılıklarıyla bir arada savaşmadan yaşamayı becerirken siz bunu beceremezsiniz?

Siz birbirinizle savaşırsanız, başkaları da sizi kullanmaktan çekinmez ve siz bu kullanılmayı hak etmiş olmaz mısınız?

Niçin kendinizi kullandırtıyorsunuz?

Çünkü her sorunun çözümünde sözün gücü yerine silahın gücüne başvurduğunuz için birbirinizle savaşıyorsunuz da ondan. Söz ile silahı değiştirmediğiniz sürece, başkaları sizi kullanmaya devam edecek ve bu suçun yüzde ellisi size ait olacaktır.

Konuyla bağlantılı bir hususu daha ifade etmek gerekiyor:

Sol ideoloji, Kürd ulusal hareketlerine örgütlenme ve siyasi mücadele vermeyle ilgili katkılar sağlamanın yanında Kürd ulusal hareketlerine verdiği önemli zararlardan biri de Kürd kültüründe olan feodal çatışmayı siyasal alana taşıyarak siyasi feodalizmin oluşmasını sağlamak oldu. Sonuç: Hem sol ideoloji hem de din temelinde gelişen birçok Kürd hareketi teoride feodalizme karşı çıkarken pratikte siyasi örgüte dönüşmüş aşiret formatına büründü. Zayıflayan klasik feodalizm, çok daha güçlü bir şekilde siyasi feodalizm olarak kendine yol buldu.

Kürd ulusal mücadelesi, yukarıda adı geçen dini şahsiyetler önderliğinde yürütüldüğü dönemlerde feodal kültürdeki çatışmanın siyasete taşınmamış olması, siyasi feodalizmin sol ideolojinin eseri olduğuna bir delil olarak kabul edilebilir. Hakeza sol ideolojiyi benimsemeyen ve Kürd ulusal hareketleri arasında en güçlü olan KDP'nin ve Mesut Barzani'nin Kürdler arası çatışma konusundaki teorik ve pratik duyarlılığı ve siyasetleri de ikinci bir delil hükmündedir.

Kürdler, hep kendilerini kullananları suçlar ve neden kullanıldıkları hususunda öz eleştiri yapıp gereğini yerine getirmezlerse bölgesel ve küresel güçler tarafından daha çok kullanılırlar.

Kürdler’in ve Kürd ulusal hareketlerinin çok ciddi bir öz eleştiriye ihtiyacı var.

Biz, Kürdlerin kendilerini kullandırmalarına da Kürdlerin kullanılmasına da karşıyız.

Biz, bu kullanıma zemin hazırlayan kültürün ıslahına, mücadele yöntemlerinin değişmesine inanıyoruz.

Kürd Sorununun Çözümünde Kürd Halkının İradesini Kim Nasıl Temsil Edecek?

Kürdlerin talebinin ne olduğu, nasıl ve kiminle karşılanacağı konuları gündeme geldiğinde Kürd halkı adına bir muhataplık sorunu tartışmaları yaşanır ama bu konu devlet tarafından hiçbir zaman sonuca bağlanmaz.

Oysaki konu, çözülmeyecek kadar karmaşık değildir. Muhataplık sorunu iki şekilde çözülebilir:

Referandum

Birincisi, referandum yöntemine başvurmaktır.Eğer devlet, asıl olan Kürd sorununu görmezlikten gelir ve sadece bu sorunun sonuçlarından biri olan PKK'yı sorun olarak kabul ederse ve muhatap ararsa, muhatap Öcalan veya Kandildir.

İzlenen politikalara ve çözüm retoriğine bakıldığı zaman, devlet Kürd sorununu kabul ediyor, PKK'yı Kürd halkının tek ve meşru temsilcisi olarak görmüyor, muhatabının halk olduğunu söylüyor. Bu, anlaşılır bir yaklaşımdır. Ama devlet, halkı nasıl muhatap aldığının içini doldurmuyor.

Halkı muhatap almanın iki temel yolu vardır: (I) Halkı, temsilcileri vasıtasıyla muhatap almak ki, bu noktada muhatap sıkıntısı var.(II) Halkı doğrudan muhatap almak ki, bunun yegâne yolu da referandumdur. Devlet, halkı muhatap görüyorsa, referandum en sağlıklı ve doğru olan yoldur. Böylece temsiliyet sorunu da çözülmüş olur.

Devlet, sorunun çözümüne ilişkin hazırladığı  planları Kürd halkının oyuna sunar. Referandum'dan evet çıkarsa, PKK dahil hiç kimsenin Kürd meselesiyle ilgili meşru bir tabanı ve dayanağı kalmaz. Referandumdan hayır çıkarsa, paketin içeriği tekrar gözden geçirilir ve taleplerin karşılanmasını sağlayacak hale getirilir ve yeniden referanduma sunulur. Bir şekilde devlet ile Kürd halkı, referandum yoluyla orta bir yolu bulur, bulmak zorundadır. Devlet ile bir halkın anlaşmasının tek ve en doğru yolu o halkın taleplerini karşılayacak anayasal değişimleri referanduma sunmaktır.

Bir halkın gerçek taleplerini ölçmenin ve karşılamanın yegane yolu olan referandum gibi bir imkan varken, bu imkanın kullanılmamasının makul izahı zordur. Türkiye dahil bir çok devletin yaşadığı temel sorunlar bu yöntemle barışçıl, kansız ve bedelsiz olarak çözülebilirken, bizde aksi yollar tercih ediliyor ve taraflar ağır bedeller ödüyor. Oysaki halklar, en iyi kararı verebilecek tek merci konumundadır. Kürd sorununun varlığı kabul edildiğine ve PKK'nın da Kürd halkının tek ve meşru temsilcisi olarak kabul görmediğine göre, yapılması gereken en doğru ve akılcı iş, Kürd halkına doğrudan başvurmaktır. Halkın ekseriyetinin görüşü herkesi bağlar. Ulusal ve uluslar arası düzeyde meşruluğu tartışılamayacak tek karar, halkların verdiği karardır. Kürd halkıyla Türk halkının kardeş olduğuna inanılıyorsa neden referandumdan korkulsun? Kardeş olan halklar, kardeşlik hukuku sağlandığında kardeşliğe aykırı bir karar almaz. Neden korkuyoruz? Devletler, halklar için varsa, devletler neden halkların kararından korksun?

Bir sorunun çözümünde sorumluluk dağılımı, tarafların elinde bulundurduğu güç ile doğru orantılıdır. Devletin imkânları ve gücü daha çok olduğuna göre, sorunun çözümünde sorumluluğun büyük payı devlete düşmektedir.

Devlet, Kürd sorununu Kürd halkıyla çözmek istiyorsa, Kürd halkının görüşünün alınmasında izlenebilecek en sağlıklı yol, referandumdur.

Kürd Halk Meclisi

İkinci yol, Kürd Halk Meclisi yöntemine başvurmaktır. Kürdistan doğumlu olanların ülke sathında katılabileceği bir seçimle veya Kürd nüfusun yoğunluklu olarak yaşadığı yerlerde yapılacak bir seçimle Kürd halk temsilcileri seçilir. Bu seçime, partiler değil, şahıslar girer. Yani oy, partilere değil, bağımsız şahıslara verilir. Partiler ve teşekküller adayları destekleyebilir ama oy temsilcilere tek tek verilir. Bu sistemle, parlamento seçimleri yapan ülkeler vardır. Böylece Kürd halkının her kesiminden aday olacak ve her kesimden adaylar seçilebilecek. Bu meclis, başkanını seçer, komisyonlarını kurar ve çözüm heyetini oluşturur. Bu heyet, devletle Kürd halkı adına müzakereye oturur ve alınan kararları temsilciler meclisinin onayına sunar. Anlaşma sağlandığında, anlaşmanın hayata geçirilmesinin sorumluluğunu üstlenir ve anlaşmanın tam olarak hayata geçmesiyle bu meclis de görevini yapmış ve misyonunu bitirmiş olur.

Her iki yöntemde de meşruiyet ve temsiliyet sorunu ulusal ve uluslar arası hukuk açısından tartışma götürmeyecek nitelikte çözülmüş olur. Birinci yöntemde halk doğrudan karar verir. İkinci yöntemde temsilcileri vasıtasıyla karar vermiş olur. Her iki yöntemde de Kürd halkının iradesi katılımcı, çoğulcu ve meşru bur şekilde açığa çıkmış olacak. Halkın iradesi halkta tecelli etmiş olacak. Bu irade hiçbir partinin, hiçbir örgütün, hiçbir cemaatin olmayacak ama hepsinin olacak. Herkesin ve her kesimin iradesi olacak.

Her iki yöntemin uygulanabilmesinin temel şartı, güvenliğin olması ve halkın hiç kimsenin baskısı altında kalmadan oyunu kullanabilmesidir.

Biz, her iki yöntemin de uygulanabilir olduğuna, ama her zaman halka doğrudan başvurmanın daha sağlıklı ve halkı daha gerçekçi temsil ettiğine inanıyoruz.

Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Öze Dönüş | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : Van Öze Dönüş Der Tlf: 432 212 10 18 | Haber Scripti: CM Bilişim