• BIST 102.977
  • Altın 230,789
  • Dolar 5,4489
  • Euro 6,2073
  • İstanbul 10 °C
  • Ankara 16 °C
  • Van 5 °C

Geçmişten Günümüze Kürd'ler ve Asimilasyon

Geçmişten Günümüze Kürd'ler ve Asimilasyon
Diyarbakır Öze Dönüş Derneğimizde 31.01.2015 cumartesi saat:18:30 da Cüneyt Hocamız tarafından "Geçmişten Günümüze Kürd'ler ve Asimilasyon" konulu seminer verildi.

Cüneyt Hocamız : Seminere Hucurat 13 ayetle başladı.

“Ey insanlar! Şüphesiz biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık ve birbirinizle tanışasınız diye sizi kavimler ve kabileler kıldık. Kuşkusuz Allah katında en değerli olanınız, takvaca en üstün olanınızdır…” (Hucurat: 13)

Sorunun tam adı

Türkiye’yi Türkleştirme sorunu ,Türk sorunu veya Yok olmaya Asimile olmaya karşı direnen topluluklar, şeklinde bırakıla bilineceğini söyledi.

-Asimilasyon
Bu, Müslüman ve batılı olmayan tüm ülkelerin karşılaştığı zorluk ve gerilimlerin kökünde yatan bir kelimedir. Bu terim, bilinçli veya bilinçsiz olarak bir başkasının yaşayış tarzını taklit etmeğe başlayan bir kişinin davranışları için kullanılır. Bu hastalığa yakalanan herhangi bir insan, kendi kökenini, ulusal, kültürel ve karakterini çizen özelliklerini unutur; hatırlarsa bile onlara karşı korkunç bir nefret duyar. Bütün sosyal bağlarından koparak düşünüp taşınmadan, kayıtsız- şartsız kendini bir başkasını taklit etmeye koyuverir.

                 Kürdistan’ terimi ilk kez,son Büyük Selçuklu Sultanı Sancar Bey’in (ö. 1157) merkezi bugünkü İran’ın Hemedan kentine yakın Bahar kenti olan ‘Kürdistan Eyaleti’nde kullanılmıştı.Kürdistan adı, coğrafi bir terim olarak, Kanuni Sultan Süleyman 1525 ve 1553 tarihli fermanlarında da vardı. I. Ahmet 1604 tarihli fermanında ‘Umum Kürdistan’ terimini kullanmıştı. 17. yüzyıl  Evliya Çelebi ünlü seyahatnamesinde ayrıntılarıyla ‘Kürdistan’ bölgesini ve şehirlerini anlatmıştı. Sadrazam Mustafa Reşit Paşa 1847 yılında yönetim birimi olan ‘Kürdistan Eyaleti’ni kurdu. 13 Aralık 1847 tarihli Takvim-i Vekayi‘de yayınlanan düzenlemedeki eyaletin merkezi Ahlat’tı ve Diyarbakır, Muş, Van, Hakkâri, Cizre, Botan ve Mardin’i kapsıyordu. Merkez sonra sırasıyla Van’a, Muş’a ve Diyarbakır’a taşındı. 1856’da bu eyaletin sınırları yeniden düzenlendi, 1864’te ise Diyarbakır ve Van vilayetlerine bölünerek son buldu.   

                     Milli Mücadele’nin başlarında,Mustafa Kemal’in, Kürt aşiret reislerine çektiği telgraflarda, Sovyet Rusya Dışişleri Komiseri Çiçerin’e yazdığı mektuplarda, bazı Meclis konuşmalarında ‘Kürdistan’ dediğini, Birinci Meclis’in Doğu’dan gelen üyelerine Kürdistan milletvekili dendiğini biliyoruz.

                    Ama 1923’ten itibaren belgelerde bölgeden Vilayat-ı Şarkıya veya Şarkî Anadolu olarak söz edilmeye başladı. 1930’larda Şark, 1950’lerde Doğu ve Güneydoğu Anadolu, 1960’larda Kalkınmada Öncelikli Yöreler, 1984’ten 2002’ye kadar OHAL Bölgesi dendi. Bugün ise belirgin bir adı yok ama Kürdistan adını telaffuz etmek adeta tabu haline geldi. Öyle ki, Irak’ta resmi adı ‘Kürdistan Bölge Yönetimi’ olan idari yapı için bile ‘Kuzey Irak’taki oluşum’ gibi garip bir terminoloji kullanılıyor. İran’daki Kürdistan bölgesinden ise çok az kimsenin haberi var.   

                Kürt meselesi, hiçbir boyutunun tek başına açıklayıcı olmayacağı, çok boyutlu ve girift bir meseledir. Dolayısıyla Kürt meselesi, hem ekonomik hem de siyasal ve kültürel, hem yurt içi hem de uluslararası boyutlarıyla birlikte düşünülmelidir. Örneğin birçok hükümet, Kürt meselesini yalnızca ekonomik boyutuyla ele almış, görmezden geldikleri etnik ve kültürel haklar boyutunun üstünü, bütün meselenin bölgenin geri kalmışlığıyla açıklanabileceğine dair bir söylem geliştirerek örtmeye çalışmışlardır.

                   Kürt halkının yoksul bırakılması sebebiyle Kürt sorunu doğmamıştır ve bu sebeple de sadece ekonomik tedbirlerle ve refah seviyesi yükseltilerek çözülemez. Tam tersine Kürt halkının yoksulluğu da Kürt halkına yönelik ayrımcı, ırkçı politikaların bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Ve bu sebeple bu bölgenin geri kalmışlığı da, yoksulluk sorunu da, ancak Kürt halkına yönelik ırkçı politikalara son verilmesinin sonucunda sağlanacak adalet zemininde çözüm yoluna girebilecektir.

Söz konusu söylem, iş olanakları sağlandığında Kürt gençlerinin PKK’ya katılmayacağı öngörüsüyle örneklendirilmiştir. Tek boyutlu bu bakış açısının yanlışlığı, İspanya’nın en gelişmiş ve en zengin bölgesi olan Bask’a verilecek bir referansla açık bir şekilde gösterilebilir.

A-Kürt Meselesinin Tarihsel Kökenleri ve Gelişimi

                Kürt meselesi, geleneksel Osmanlı siyasal ve toplumsal yapısının parçalanışı karşısında Türk milliyetçiliğine dayanan modern bir ulus-devlet oluşturma sürecinin doğal bir sonucu olarak doğmuştur.

a. Osmanlı Devleti’nde Millet Sistemi

              Sayısız farklı etnik ve dini kimlikleri içinde barındıran geleneksel Osmanlı toplumu, etnik değil, dini bir cemaatler topluluğuna işaret eden Millet Sistemi’ne dayanıyordu. Söz konusu sistem, gayri-Müslim cemaatlere belirli bir derecede kendilerini yönetme fırsatı sunarken Müslüman nüfus, etnik kökenlerine bakılmaksınız, İslam Ümmeti’nin üyeleri olarak anlaşılıyordu.

         İslam, milliyetçiliği yasaklarken, doğası gereği modern ve seküler (laik) bir ideoloji olan milliyetçilik de İslam`ı reddediyor, hatta en büyük düşman olarak görüyor. İslam diğer dinler gibi evrensel, kapsayıcı ve barışçıl bir dünya düzeni öngörürken, milliyetçilik (modern kabilecilik de denmektedir) dışlayıcı, güce dayalı ve kaotik bir dünya düzeni öngörmektedir. Bu nedenle, milliyetçilik aslında sadece İslam`ı değil, diğer bütün dinleri ve aynı zamanda liberalizm ve sosyalizm gibi eşitliği ve adaleti öngören evrensel ideolojileri de düşman olarak algılar. Ulus devletin ideolojisi olan milliyetçilik, bu yönüyle sömürgeci, gayri ahlaki ve gayri insanidir. Ulus devlet vatandaşlarının kendisi dışında başka hiçbir güce sadık olmasını istemez. Bu nedenle, İslam toplumlarındaki milliyetçiler, İslam öncesi tarihlerine ve efsanelerine vurgu yaparlar. Türk milliyetçileri Metehan, Asena ve Kürşad vurgusu yaparken, Arap milliyetçileri Faraoh`u ve cahiliye dönemi şair ve kahramanlarına; Fars milliyetçileri Sirus, Daryus ve Mazdaka`yı; Kürt milliyetçileri Rustem-i Zal ve Dehak`ı öne çıkarırlar. Böylece toplum hafızasına İslami figürler yerine, milli figürleri yerleştirmeye çalışırlar.              

b. Osmanlı – İran Çekişmesi, Kürt Aşiretleri ve Kasr-ı Şirin Antlaşması

                   Osmanlı Devleti’nin kesin yıkılışına neden olan Birinci Dünya Savaşı’nın bitimine kadar Kürtler, Osmanlı ve İran İmparatorluğu’nda aşiretlere dayanan feodal topluluklar içinde yaşadı. Osmanlıdan öncede persler ve Bizanslılar arasında yaşadı. Devletlerarası tampon bölge durumunda kaldı. Bu durum, Kürt aşiretlerine göreli özerklik ve siyasal manevra imkânı sağlamıştır. Bu devletlerden birinin bölgedeki merkezi otoritesinin güçlenip zayıflamasına bağlı olarak, Kürt aşiretleri üzerindeki merkezi denetim ve bu denetimin sonucu olan askeri ve mali yükümlülükler de artmış ya da azalmıştır.

Önceleri Kürt hükümdarlarının kendi emirlikleri üzerindeki egemenliğine göz yuman Osmanlı Devleti, daha sonra bu yerel liderleri merkezden atanan bürokratlarla değiştirdi.Sultan II.Mahmud ile birlikte bu idari sistem başlamış, bu duruma paralel olarak Kürtçülük hareketleri de doğmaya başlamıştır.

c. Sultan Selim’den II. Abdülhamit’e Osmanlı Devleti’nin Kürt Politikası

                 19. Yüzyıla kadar Osmanlı Devleti’nde görülen Kürt ayaklanmalarının çoğunun nedeni, merkezi otoritenin zayıfladığı dönemlerde, bu sancakların askeri seferlere katılmayı ve/ya sancağın yıllık gelirinden belirli bir bölümünü devlet hazinesine devretmeyi reddetmeleriyle ilgiliydi. Ulaşılması güç olan bölgeler ise yöneticilerinin yöre halkı tarafından seçildiği, vergi ve askeri hizmetten muaf ve topraklarının tımar ya da zeamete dönüştürülemediği özerk bir konuma dahi sahip oldu.    

                     II. Mahmud tahta geçtiğinde, Kürt emirleri yarı bağımsız duruma geçmiş, sancaklara atanan valiler bile başına buyruk hareket etmeye başlamıştı.Bu dönemde iki Kürt miri – Soran Emirliği’nin yöneticisi olan Miri Kor (Kör Mir) ve Botan Emirliği’nin lideri Bedirhan Bey – hem merkezileştirme politikalarına tepki olarak hem de uluslararası politik durum içinde Osmanlı Devleti’nin kırılgan konumundan yararlanarak, merkezi otoriteye karşı başkaldırdı.Bu ayaklanmaların bastırılmasından sonra, Kürt coğrafyasındaki merkezileşme çabaları yoğunlaşarak deva m etti.

                    Osmanlı Devleti’nde, 1839’da Tanzimat ilanından sonra yaşanan ilk ciddi Kürt ayaklanması Cizre’deki son Botan Emiri Bedirhan Bey’in 1847’deki ayaklanmasıydı ama bu bırakın milliyetçiliği, ‘Kürtlük bilinci’yle bile değil, merkezî devlete karşı yetki alanını genişletmek için yapılmış bir başkaldırıydı..                     

                         1876 yılında tahta çıkan II. Abdülhamid, hem ayrılıkçı Ermeni faaliyetlerini bastırmak hem de Kürtleri daha iyi denetleyebilmek amacıyla, 1891’de Hamidiye alaylarını kurdu. Aşiret reisleri yönetimindeki bir aşiret milisi niteliğinde olan Hamidiye alayları üzerinden Sultan II.Abdülhamid, baskın ve yağma hakkı tanıyarak Kürtleri kendine bağlamayı planlamış, bunda da başarılı olmuştu.                    

d. Osmanlı Devleti’nin Çöküşü ile Kürt Nüfusunun Tarihsel Parçalanış

                      Birinci Dünya Savaşı sonucunda, Osmanlı Devleti tamamıyla çöktü ve savaşın galip devletleri daha önce imzaladıkları gizli antlaşmalar uyarınca Osmanlı topraklarını paylaşmak üzere harekete geçtiler                         

                     1920’de imzalanan, ama hiçbir zaman yürürlüğe girmeyecek olan, Sevr Antlaşması ise Osmanlı topraklarının paylaşımını resmileştirmiş, Kürtlerin yaşadığı topraklara yerel otonomi sağlamış ve belli şartlar altında gelecekte kurulacak bağımsız bir Kürt Devleti’nin mümkün olabileceğini not etmiştir

                   Tüm bu gelişmelere ve verilen sözlere rağmen, 1920’lerin ortasına gelindiğinde Ortadoğu’nun haritası tamamen değişmiş ve Kürt nüfusu kendini,

(1)Sovyet yönetimi altında bulunan güney Kafkasya’ya ek olarak,

(2) yeni Türkiye Cumhuriyeti,

(3)Britanya mandası altındaki Irak,

(4)Fransız mandası altındaki Suriye ve rejim değişikliği yaşamış olan

(5) İran’da yaşıyor bulmuştu.

                 Osmanlı Devleti’nin yıkılışı sonucu bağımsız bir Kürt Devleti’nin ortaya çıkmaması çok boyutlu bir sürecin sonucuydu.

e. Anadolu Direniş Hareketi ve Kürtler

                   Osmanlı Devleti’nin parçalanmasından sonra, bağımsız bir Kürt Devleti’nin ortaya çıkmamasında, bütün bu jeo-stratejik faktörlerden belki de çok daha önemli olan, Anadolu Kürt nüfusunun direniş hareketine verdiği destekti.

                 Gerçekten de, 1919 ile 1921 yılları arasında gerçekleşen ve direniş hareketine karşı yönelen 23 ayaklanmanın yalnızca 4 tanesi Kürt nüfusun yaşadığı bölgelerde çıkmış, bunlardan 3’ü Kürt aşiretlerini kapsamıştı. Bunlar; Cemil Çeto (1920), Milli Aşiret (1920) ve Koçgiri (1921) ayaklanmalarıydı. Kurtuluş mücadelesi sırasında ortaya çıkan bu resim,

                        1924 ile 1938 yılları arasında çıkan 18 ayaklanmanın 16’sının Kürt aşiretlerini kapsadığı resimle tam bir karşıtlık içindedir.

                   Nitekim Mustafa Kemal’in Büyük Millet Meclisi’nin açılış konuşmasında yaptığı temel vurgu, meclis üyelerinin basit bir şekilde Türk, Kürt, Laz ya da Çerkez olmadığı, ama asıl olarak birleşik bir İslami cemaatin üyeleri olduklarıydı. Bağımsız bir Kürt Devleti ya da kurtarılacak devlet içinde otonom bir Kürt bölgesi hedefleyen ikinci grubun başarısızlığının arkasında,             

 Kürtlerin önemli bir kısmının İslami bir bağ üzerinden direniş hareketini desteklemesinin yanında,

Kürtler arasında birliğin ve etnik bilincin oluşmamış olması da yatıyordu. ÖRNEĞİN en etkilisi olan Koçgiri ayaklanması, Sunni Kürtler tarafından bir Alevi ayaklanması olarak görülmüş ve destek görmemişti.

         KÜRTLER HİÇ MİLLİYETÇİLİK(IRKÇILIK) YAPTILARMI?    

Buna göre milliyetçilik ruhunun oluşması için bazı şartların bir arada olması gerekir.

1-Bir milletin egemenliğini kabul ettirdiği belirli bir toprak parçasına sahip olması.[Vatan]
2-Kendi değerlerini [dil, din, kültür sair] hiçbir engelle karşılaşmadan özgürce yaşayabilmesi[Hürriyet]
3-Egemenliğindeki coğrafyanın yaptırım gücünü kendisinde olması[Yönetim]
4-Egemenliği altında farklı bir ırkın olması ve kendi milletine sunduğu hakları egemenliği altındaki ırktan esirgemesi yada kısmi kısıtlamalarla sunması.[Yasama]

Hocamız bu ilkeler hangi kavimlerde var ise onlar milliyetçilik ve ırkçılık ile suçlanabilir dedi ve bu özelliklerin Kürtler de mevcut olmadığını, bu şartların onlarda mevcut olmadığını söyledi.

2. Tek Parti Döneminde Kürt Meselesinin Gelişimi

a. Modern Bir Türk Ulus-Devlet Kurma Projesi ve Cumhuriyet Reformları

                         Kurtuluş Savaşı sırasında (1919 – 1921) çıkan 23 ayaklanmanın yalnızca 3’ünün Kürt aşiretleri tarafından gerçekleştirilmesine karşılık, Türkiye Cumhuriyet’in kurulmasından sonraki ilk dönemde (1924 – 1938) ortaya çıkan 18 ayaklanmanın 16’sının Kürt aşiretlerini kapsaması,

Kürt meselesinin kökenlerinde erken Cumhuriyet döneminin yattığını göstermektedir.  Bu dönem, Cumhuriyeti kuran siyasal seçkinlerin, yıkılan Osmanlı Devleti’nin geleneksel siyasal, ekonomik ve kültürel yapısı yerine modern bir ulus-devlet oluşturma çabalarının bir sonucuydu.

               Uygarlaşma söylemi üzerine kurulu bu modern ulus-devlet kurma projesinin dayandığı temel ilkeler;

1) merkezileşme,2) Batılılaşma,3) laiklik,4) Türk milliyetçiliğiydi.

          Kürt Sorunu ile ilgili yapılan araştırmalarda, Kürt kavmiyetçiliğini! başlangıç noktası olarak hilafetin kaldırılması gösterilmektedir. Kürtlerle Türkler arasındaki kardeşliğin kırılma noktası (1)halifeliğin kaldırılması, ivme kazanması (2)laikliğin getirilmesi, zirve noktası ise(3) Kürt kimliğinin inkâr edilmesi ve Kürtlerin asimile edilmeye çalışılmasıdır

b. Türk Milliyetçiliği: Kapsayıcı (Asimile Edici) / Sivil mi? Dışlayıcı / Etnik mi?

               1924 Anayasası’nın 88. Maddesi, “Türk” teriminin tanımını yapmaktaydı: Türkiye’de din ve ırk ayırt edilmeksizin vatandaşlık bakımından herkese “Türk” denir.” Bu tanımlama, kurulmaya çalışılan modern ulus-devletin dayanacağı kimliğin Türklük olduğunu gösteriyordu. Buna göre, bir etnik isim olan “Türk” terimi, bu dar bağlamını aşarak, din ve ırka bağlı olmadan bütün Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarını kapsayan bir nitelemeye dönüşüyordu. Atatürk’ün ünlü “Ne Mutlu Türküm Diyene!” deyişinde de görüldüğü gibi, Türklük terimi, doğal olarak sahip olduğu etnik bağlamını aşarak, farklı dini ve etnik kimliğe sahip vatandaşları gönüllü bir asimilasyona davet ediyordu..

          Türklük tanımlamasında İslam’ın sahip olduğu bu merkezi konuma ek olarak, özellikle (1)1930’larla birlikte, ırk ve dile verilen önem yükselişe geçti.

(2)1931’de kurulan Türk Tarih Kurumu, Türklerin Orta Asya’dan gelen ve Hitit ve Sümerliler de dahil olmak üzere birçok medeniyetin kurucusu olan savaşçı ve efendi bir ulus olduğunu savunan Türk Tarih Tezi’ni ortaya attı.

(3)1932 yılında kurulan Türk Dil Kurumu, Türkçe’nin bütün dillerin temelini oluşturduğunu savunan Güneş-Dil Teorisi’ni yayımladı. Türklerin, asker bir ulus olduğu mitiyle (“Her Türk Asker Doğar!”) birleşen bu teoriler, Türk milliyetçiliğinin etnik yönünü açık bir şekilde gösteriyordu.

(4)1934’te çıkarılan ve Türk ya da Kürt göçmen toplulukları yerleşik hayata geçirmeyi amaçlayan İskan Kanunu, Türkiye’de yaşayan insanları (“(i) Türkçe konuşan ve Türk ırkından gelen, (ii) Türkçe konuşmayan ama Türk kültüründen çıkan ve (iii) ne Türkçe konuşan ne de Türk kültürüne ait olan” şeklinde) üç temel gruba ayırmaktaydı.

             Nitekim en son , yine bu dönemde Kürtlerin aslında Türk ya da dağ Türkleri olduğunu savunan tarihi ve sosyolojik çalışmalar yayımlanmaya başladı.

c. Yeni Türkiye Cumhuriyeti’ne Karşı Kürt Ayaklanmaları

                      Bütün bu gelişmeler, 1924 ile 1938 yılları arasında, 16’sının Kürt aşiretleri tarafından gerçekleştirildiği, 18 ayaklanmanın ortaya çıkmasına neden oldu. Bu ayaklanmalar arasında, devlet yapılanmasının ve Kürt meselesinin evrimi açısından en can alıcı olanı, 13 Şubat 1925’te başlayıp 15 Nisan 1925’te lider kadrosunun idam edilmesiyle bastırılacak olan Şeyh Said ayaklanmasıydı.

     Şeyh Said Kıyamı Etnik mi? Ümmetçi miydi?

                     Elbette Şeyh Said hareketinde Cumhuriyet’in İslam’dan uzaklaşmasının, yapılan devrimlerin yeri vardır; ama Şeyh Said de dâhil devletin isyan dediği bu hareketleri incelediğimizde önceden ha­zırlanmış, planlanmış bir başkaldırı olayı değildir. Bu nedenle de bu hareketler tek başına bir isyan olarak nitelendirilemez, bugün de nitelendirilemez. Çünkü neye isyan, kime isyan, niçin isyan? Bu soruların cevabını bulmak gerekir ki en azından devlet penceresinden bile ‘isyan’ diyebilelim.                

. Kürt kimliği dediğimiz şey asla Müslümanlığın dışında bir şey değildir, o nedenle Şeyh Said olayında güçlü dinî vurgular vardır. Şeyh Said olayı dâhil Kürt ayaklanmaları, devletin tahrik ettiği, teşvik ettiği, zorladığı hareketlerdir.

Olayların oluş biçimi de bu şekildedir kurma vardır, oyun vardır, provokasyon vardır. Bu ayaklan­malar, hazırlanmış bir planın parçasıdır.

ASLINDA Kürtler isyancı posizyonuna düşürülerek, varlıklarına son verilmek, geçmişleriyle birlikte gelenekleri, ruhları, beyinleri, hatta duyguları teslim alınmak isten­miştir. Önderleri, imkânları, potansiyelleri yok edilerek Türkleştirilmek istenmiştir.                 

                 1923 yılından bugüne, Kürt hareketlerinin hiç­birisinin; önceden planlanmış, halkın katılımıyla başlayan bağımsız bir Kürt devleti hedeflerinin bulunmamaktadır.      

İLGİNÇTİR ÖNCELERİ KÜRT İSYANI OLARAK İSİMLENDİRİLEN BU OLAY TARİH KİTAPLARINA İRTİCAİ FAALİYET OLARAK GEÇMİŞTİR.

1938 Dersim Ayaklanması ve Seyit Rıza

Dersim, yani Alevi toplulukları, Yavuz Sultan Selim’den beri Osmanlı’ya hep mesafeli durmuştur.

Maalesef Osmanlı, gayrimüslimlere gösterdiği hoşgörü ve adaleti alevi topluluklarına göstermemiştir. Bu nedenle olmalı ki, Osmanlı döneminde Sünni çoğunluğun baskısı altında kalan Aleviler, Cumhuriyet’in kurluşundan itibaren, kimlikleri yok sayılmasına rağmen sistemin yanında yer almış ve her tür­lü dayatmacı uygulamaya katlanmışlardır. Bu kaygılarla politik tercihlerini bile İsmet Paşa ve CHP’den yana yapmışlardır.

3. 1950 – 1980 Yılları Arası Çok Partili Rejim ve Kürt Meselesi

a. Demokrat Parti, “Bölgesel Gerilik” Söylemi ve Kürt Meselesi

              Tek parti döneminde çıkan 16 Kürt isyanın bastırılmasıyla, 1950’lere gelindiğinde geleneksel Kürt seçkinleri ya tasfiye edilmiş ya da ulus-devlet kurma projesi içinde asimile edilmiş durumdaydı.

b. 49’lar Olayı

        1937-38 yıllarında gerçekleştirilen Dersim katliamından sonra Kürtler 20 yıl boyunca bir sessizliğe gömüldü. Bu sessizlik 1959'un Mart ayında bozuldu.

31 Ağustos 1959 günü, Diyarbakır’da yayınlanan İleri Yurt gazetesinde Musa Anter, “Amma Ne İleri Yurt” adlı hiciv sütununda “Qimil” (Kımıl) adlı Kürtçe şiir yayınladı.

Kürtçe şiirin teması şuydu: Siverekli bir kız, kımıl zararlısı tarafından samana döndürülmüş bir torba buğdayı çerçiye götürüyor, çerçi buğdayın işe yaramadığını görünce, buğdaya karşılık mal veremeyeceğini söylüyordu.

                    Cumhuriyet Gazetesi'nde yer alan "Doğu'daki bu küçük gazeteye kim kâğıt veriyor" yorumlarının ardından hükümet bir yandan istihbarat birimlerinin 2-3 bin Kürt'ün Batı'ya göç ettirilmesi önerisini değerlendirirken, diğer yandan hakkında dava açılan Musa Anter'e destek verdikleri tespit edilen 50 Kürt genç ve aydını gözaltına alındı. Kiminin evinde Barzani'nin resmi bulunduğu, kiminin evinde bağımsız Kürt devleti kurulmasını hedefleyen bir parti kuruluşuna ilişkin hazırlık evrakı ele geçirildiği iddia ediliyordu. Tutuklama kararını alan Ankara'da askeri savcılıktı; ama 50 kişi İstanbul'a götürüldü ve Harbiye Askeri Komutanlığı'nda hücrelere konuldu. Hücre sayısı 40 olduğu için 10'u tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılan sanıklardan Mehmet Emin Batu mide kanamasından yaşamını yitirince geriye 49 kişi kaldı ve dava bu sayıyla tarihe geçti. 14 ay tutuklu kaldıktan sonra sanıklar mahkemeye çıkarılmayı beklerken, 27 Mayıs darbesi gerçekleşti. Darbe sonrası öncelikli işlerinden biri olarak gördüğü genel af meselesi gündeme geldiğinde askeri cunta, 49'lar'ı af kapsamı dışında tuttu ve 49'lar aftan yararlanamadı.

Sivas kampı ve sürgün 
                 27 Mayısçıların Kürtlere dönük bir diğer uygulaması ise insanlık dışı ygulamalarla tarihe geçen Sivas Kampı idi.
                Kampta tutulan Kürtlerin hepsinin bütün mallarına el konulmuştu. Sivas Kampı'nda tutulanların bir bölümü, sürgün ile karşı karşıyaydı. Sürgüne gidecek 54'ü DP'li, biri Cumhuriyetçi Köylü Millet Parti'li 55 Kürt, "Babam Şarkın cellâdıydı, ben de sizin cellâdınız olacağım" sözleriyle övünen  İçişleri Bakanı Muharrem İhsan Kızıloğlu tarafından seçildi.

              55 kişi, Antalya, İzmir, Burdur, Muğla, Afyon, Isparta, Manisa, Çorum ve Denizli'ye gönderilerek, sürgüne tabi tutuldu. 21 Kasım 1960'ta 193 kişi tahliye edildi. Geriye kalanlar dokuz ay kampta kaldıktan sonra, üç aylarını sekiz vilayetin nezarethanelerinde geçirip, üstüne de iki buçuk yıl sürgün hayatı yaşadıktan sonra, 55 sürgünle birlikte Ekim 1963'te çıkarılan "genel afla" serbest bırakıldı.

4. 1980’lerden Bugüne PKK Ekseninde Kürt Meselesi

a. Örgütün Kuruluş Süreci

1970’lerin radikal siyaset ortamı içinde, Marksist-Leninist bir etikete sahip olan en azından 12 Kürt ayrılıkçı grup oluşmuştu. Bunların arasında PKK (Partiya Karkerên Kürdistan – Kürdistan İşçi Partisi), Abdullah Öcalan liderliğinde Kasım 1978 yılında kurulmuştur

b. PKK Saldırıları ve Süregiden Çatışma Sürecinin Bilançosu (1984 - ....)

PKK’nın Ağustos 1984’te Eruh ve Şemdinli’deki askeri tesislere yönelik olarak gerçekleştirdiği ilk saldırısından bugüne uzanan süreç, Türkiye’nin Kürt meselesi tarihinin en kanlı dönemini oluşturmaktadır.

c. Devletin PKK’ya Karşı Mücadelesi ve Olağanüstü Hal Süreci (1987 – 2002)

                   Devletin 1990’lar boyunca, PKK tehdidine karşılık olarak ortaya koyduğu tepki, asıl olarak askeri düzeyde kalmış, Kürt meselesi uzun süre yalnızca bir terör meselesi olarak anlaşılmıştır. Bu dönemde devlet yetkilileri, Türkiye’nin bir Kürt sorunu olmadığını, yalnızca terör sorunu olduğunu savunmuş;

5. Kürt Sorununun Çözüm Sürecinde Siyasal Alanda Atılan Adımlar: Parlamenter Demokrasi ve Kürt Meselesi

Turgut Özal ve Kürt Gerçekliğinin Devlet Yetkilileri Seviyesinde İlk Tanınışı

                Kürt sorunu ve kimliğinin reddine dayanan geleneksel devlet politikasını tersine çeviren ilk devlet adamı, Turgut Özal’dır. Nitekim, Kürt gerçekliğinin devlet yetkilileri seviyesinde ilk tanınışı,

                 Turgut Özal’ın Cumhurbaşkanı olarak Haziran 1989’da kendisinin Kürt kökenli olduğunu açıklamasıyla gerçekleşmiştir. Bu açıklamanın, 1983’te Kürtçe üzerine koyulan yasağın 1991’de kaldırılmasını sağlayacak sürecin önünü açtığı söylenebilir. Daha önemlisi, Cumhurbaşkanı sıfatıyla

             Nisan 1992’de Özal, Kürtçe radyo ve televizyon yayını yapılmasını ve okullarda ikinci bir dil olarak Kürtçe’nin öğretilmesini savunmuştur.Nitekim, Özal’ın 1993’teki ölümü, Kürt meselesinin demokratik yolla çözümü konusundaki umutları zayıflatacaktır.

Kürt Meselesinde Yeni Çıkışlar:

CHP, Refah Partisi ve Cem Boyner’in Yeni Demokrasi Hareketi

Şubat 1995’te birleşecek olan SHP ile Cumhuriyet Halk Partisi (CHP), Kürt meselesinde benzer bir siyasal tavra sahipti. Bu tavra göre, Kürt sorunu askeri değil, siyasal bir çözüme muhtaçtı. Deniz Baykal liderliğindeki CHP, siyasal programında Kürt sorunun çözümü konusunda ilk kez dillendirilen öneriler de sunmaktaydı; ancak, CHP’nin Kürt meselesindeki bu eleştirel tavrı, 2002 yılından itibaren ana muhalefet partisi olduğu ve Kürt meselesinde geleneksel devlet politikasını savunduğu resimle çelişecekti

              Cem Boyner liderliğindeki Yeni Demokrasi Hareketi (YDH), Kürt meselesinde kamuoyunda büyük yankılar uyandıran bir çıkış yapmıştır. Boyner’e göre, siyasal bir çözüme muhtaç olan Kürt meselesini terör sorunundan ayırmak gerekiyordu. Boyner, ortada bir Kürt sorunu olmadığını, Kürt kimliğini bir türlü kabul edemeyen Türklerden ötürü, bir Türk sorunu olduğunu savunmuştur

    İSLAMCILARIN KÜRT MESELESİNE BAKIŞI

MNP-MSP-RP GELENEĞİ
İslamcıların Kürt sorununa bakışını tahlil için RP’nin çizgisini incelemek bir anlamda yeterli olabilir.

           Çünkü MNP-MSP-RP geleneği, her ne kadar değişmez ve yekpare bir görünüm arzeden bir ekip tarafından yönetilegelse de, her zaman Türkiye’de varolan farklı İslami eğilimlerin önemli bir kısmını içinde barındırmayı bildi veya dışında kalan yapılanmalarla dirsek temasını ihmal etmemeye çalışarak, onların da tasvip edebileceği politikalar üretmeye özen gösterdi.

Öte yandan MNP-MSP-RP geleneğinin dışında konumlanan İslami oluşumların önemli bir kısmı, sağ kitle partilerinin kuyruğunda sağcı çizgiler izlemeyi yeğledikleri için, hele Kürt sorununda kayda değer çıkışlarda pek bulunmadılar.

                       Fakat milletvekillerinin önemli bir kısmını Kürt kentlerinden çıkaran MSP’lilerin ’80’li yıllarda çatısı altında toplandıkları RP’de suskunluklarını sürdürmelerinin tek bir açıklaması olabilirdi: Kürt sorununda büyük ölçüde devletle paralel görüşlere sahip olmak.             

AK Parti İktidarı ve Demokratik Açılım Süreci

2002 yılında iktidara gelen AK Parti, Kürt sorununun çözümünde yeni ve iddialı bir adım olan “Demokratik Açılım” sürecini başlatmıştır. AK Parti iktidarı, Kürt sorununda ilk olma özelliği taşıyan politikalar üretmeye başlamıştır. Bu bağlamda gerçekleştirilen en önemli yenilik, Kürtçenin özgürleştirilmesi konusundadır.

1. Vatandaşların çocuklarına Kürtçe isim koymaları yasağı ortadan kaldırılmıştır

2. Güneydoğu Anadolu Bölgesi’ndeki yerleşim birimlerine özgün Kürtçe isimleri teslim edilmiştir.

3. Farklı dil ve lehçelerin öğretilmesine yönelik kursların açılmasına izin verilmiştir.

4. Türkçe dışındaki dillerde, radyo ve televizyon yayın yasağı kaldırılmış; Kürtçe yayın yapan devlet televizyonu, TRT 6, kurulmuştur

5. Kürt edebiyatının önemli eserleri, Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından basılmış ve Kürtçe oyunların sahnelenmesi önündeki engeller ortadan kaldırılmıştır.

6. Üniversitelerde, Kürt Dili ve Edebiyatı bölümü ile Kürtçe enstitüler kurulmasına izin verilmiştir.

7. Cezaevlerinde, mahkumların yakınlarıyla (Türkçe dışında) ana dillerinde konuşmaları yasağı kaldırılmıştır.

8. Türkçe dışında siyasal propaganda yapma yasağı ortadan kaldırılmıştır.

9. Kürt tarih ve kültüründe yeri olan önemli kişilerin isimleri, okullara verilmiştir.

“Demokratik Açılım” süreci, aynı zamanda PKK ile mücadeleyle geçen 30 yılda bölge halkı üzerinde oluşan yaraların da sarılmasını hedeflemiştir. Bu bağlamda

1. Terörle mücadelede zarar gören vatandaşlara, tazminat ödenmesi kararlaştırılmış; şimdiye kadar, mağdur vatandaşlara 2.5 milyon TL ödeme yapılmıştır.

2. Yol kontrol ve arama noktaları azaltılarak; günlük hayat ve seyahat kolaylaştırılmıştır.

3. “Köye Dönüş ve Rehabilitasyon Projesi” kapsamında Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerindeki       14 ile, bugüne kadar 28 bin 384 haneden 187 bin 861 kişinin dönüşü sağlanmıştır.

SONUÇ BİZ MÜSLÜMANLAR OLARAK

Önce şu soruları adaletle soralım.

1-Müslümanlar evrensel vahyi ölçüler ve Peygamberimizin güzel örnekliği çerçevesinde belirlenmiş bulunan sorumluluklarını yerine getirebildiler mi?

2-Sistemin etkisinden uzak, ulusalcı kirliliklerden, düşmanlıklardan arınmış adil şahitler olabildiler mi? 3-Mazlum Kürt halkının muhatap olduğu bu büyük zulme karşı adaletli bir tavrı, itirazı ortaya koyabildiler mi?

4- Komplekssiz ve ahiret, hesap bilincine dayalı güzel bir örneklikle ve mazlumdan yana zalime karşı adil bir tutumla vahyin şahitliğini yapabildiler mi?
             Bu sorulara maalesef genel anlamda olumlu bir cevap vermek güçtür. Çünkü kendini İslam’a nispet edenlerin büyük çoğunluğu bu konuda adil bir tutum sergileyemediler. Büyük çoğunluk bu zulmün karşısında ya sessiz kaldılar, ya da çeşitli sebeplerle zalimleri meşru gören bir adaletsizliğe sürüklendiler. Vahyin belirleyiciliğinde tevhidi bilince ulaşmış bulunan az sayıda Müslümanlar Kur’an ölçüleri içinde adil bir yaklaşımı sergileyebildiler

ÇÜNKÜ;

             1-Türkiye Müslümanları çok uzun yıllar kendilerini sağcı, muhafazakâr, “milliyetçi”, devleti kutsal sayan, devletten-iktidardan yana statükocu kimliklerle ifade ettiler ve kendilerini bu anlayışlar içinde konumlandırıp tanımladılar. Bugün büyük çoğunluğumuz bu kirlenmeden henüz arınamamışız. İşte bu sebeple, biz Müslümanlar (tevhidi bilince sahip bir azınlık dışında); öncelikle vahyin ölçülerinden yeterince haberdar değiliz.

          2- Türk ulusçuluğunu bir din gibi dayatan cahili bir eğitimden devleti kutsal sayan bu ulusalcı kirlilikten henüz tam anlamıyla arınamadık herhalde

          3- dünyevi hesapların (iktidar, ikbal, rant, makam, mevki beklentilerinin) yol açtığı devletle ters düşmeme kaygılarını taşıdıkları için adaleti esas alan tutumlar takınamamışlardır.
         4- riskten kaçış, devlet ve yargının hışmından duyulan korkular ve “Kürtçü” damgası yeme, PKK yanlısı görünme endişeleridir

         5- konuyu gündemleştirmenin ve adalet amaçlı da olsa söylenecek sözlerin “PKK’ya yarayacağı”, “Kürtçülüğü besleyeceği” gibi kimi korku ve endişelerle konuya adalet ölçüleriyle yaklaşmamışlardır.

 Halbuki bu tutum, doğrudan ayrılıkçı Kürtçü sosyalistlerin işini kolaylaştırmış ve Müslümanların bu adaletsizliğinin faturası haksız yere İslam’a kesilmiştir.                     

   Bu durum, büyük çoğunluğu kendini İslam’a nispet eden ve üstelik diğer kesimlere göre dindarlarının oranı en yüksek olarak bilinen Müslüman bir halkın, sosyalist laik bir örgütün peşinden sürüklenmesine sebep olmuştur.

Diyerek semineri Dua ile sonlandırdı.
 

 

diyarbakir-(1).jpgdiyarbakir-(2).jpgdiyarbakir-(3).jpgdiyarbakir-(4).jpg

Etiketler: ,
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Yorumlar
    Diğer Haberler
    Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Öze Dönüş | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : Van Öze Dönüş Der Tlf: 432 212 10 18 | Haber Scripti: CM Bilişim