• BIST 101.849
  • Altın 259,118
  • Dolar 5,6360
  • Euro 6,3235
  • İstanbul 22 °C
  • Ankara 17 °C
  • Van 18 °C

Ödünç Bir Kavram Ulusçuluk

Selim Kaval

 

 

 

Coğrafi keşifler ve Fransız devrimi gibi etkenlerle Avrupa’da uzun bir dönemde, tedrici olarak gelişen ulus kavramı, bugün, doğup büyüdüğü toprakların dışına taşarak neredeyse tüm dünyada rağbet gören bir görüş haline gelmiştir.

Bu kavram, Coğrafi keşifler, Fransız ihtilalı gibi etkenlerle birlikte Avrupa’da, burjuvazi-feodalizm-kilise çekişmenin bir ürünü olarak ortaya çıkmıştır. Ulus kavramı kendisiyle birlikte kutsallarını da var etmiştir.  Tek dil, tek millet, tek devlet, tek vatan ve tek bayrak[i] bu kavramla birlikte adeta kutsal kavramlar olarak kabul görmüştür. Ulus devletler bu kutsallar etrafında, son derece baskıcı ve asimilasyoncu bir hareket tarzıyla adeta ‘kılçıksız’ bir ulus oluşturmaya girişmiştir.

Milliyetçilik, ulus kavramının bir devamı olarak ortaya çıkan bir diğer kavramdır. Ortaçağ boyunca –ve daha öncesindeki çağlarda da- ne Avrupa-Hıristiyan dünyasında ne de İslam dünyasında –ve diğer coğrafyalarda- milliyetçiliğin izine rastlanmaz. Zira bu dönemde ulus düşüncesi henüz ortaya çıkmamıştır.  Bundan önce toplumsal bağlılık Avrupa’da Hıristiyanlık, İslam dünyasında ise İslam ile sağlanmıştır.

 

Ulusçuluğun gelişmesiyle birlikte Hıristiyanlar; bir İngiliz, Fransız veya Alman haline gelmişlerdir. Elbette bu süreç baskı ve asimilasyonla tamamlanabilmiştir. Mesela 1863’te, yani emperyalist yayılmanın arifesinde bile, Fransa’da her 5 vatandaştan 1’i tek kelime Fransızca bilmemektedir. Onun için, ulus-devlet sınırlara dikenli tel çeker. Bu telin içinde, feodal dönemden kalma azınlıkları (yani alt kimlikleri) asimile etmeye girişir. Dışta da emperyalizme soyunur. Yani, tanım isterseniz: “Ulus-devlet, kurmak istediği ulus’un tek kimlikli olduğunu iddia eden ve bunu sağlamak için de asimilasyon ve/veya etno-dinsel temizlik yapan devlet türüdür.” Ulus-devletin bu aşamada kullandığı sistematik ve planlı siyasi akım ‘uluslaştırma’ideolojisidir.[ii]

 

Bir başka örnekte ise,  İtalyan Birliği Hareketi Risorgimento’nun önde gelen liderlerinden Massimo d’Azeglio’nun 1860 yılında “İtalya’yı oluşturduk şimdi de İtalyanları oluşturmalıyız” dediği bilinir.[iii]

 

Geleneksel Devletten Modern Ulus Devletine Geçiş

Ulus-devlet (milli devlet) ilk olarak Batı Avrupa’da, feodal düzenden merkezi devlet düzenine geçişte ortaya çıkmıştır. Feodal düzenin önemli aktörleri olan toprak sahibi feodal beyler ve kilise ittifakına karşı, yeni zengin burjuvalar ve kral mücadeleyi kazanmıştır. Bu sayede Batı Avrupa’da, feodal düzen gerilemiş ve merkezi devlet yapıları oluşmuştur. Söz konusu merkezi devlet yapıları altında oluşan bilinçlenme, ulusun (milletin) oluşmasını sağlamış ve ulus-devletin ortaya çıkmasına yol açmıştır.

Modern ulus devlet önceki devlet anlayışından birçok yönden farklılaşan bir yönetimdir. Modern ulus devletle beraber ülke, aidiyet, egemenlik gibi kavramlar ciddi anlamda yön değiştirterek yeni anlamlar ve işlevler kazanmaya başladılar. Söz gelimi önceki dönemde bir yerden bir yere göç eden bir topluluk yanlarına kendilerine kimliklerini veren inançlarını ve şahsi hukuklarını alarak gidebiliyorlardı. Burada ülkenin önemi yoktu. Oysa ulus devlet anlayışında ülke, sınırları belli, vatandaşlarına kimliklerini veren kutsal bir kavram olarak kimliğin en önemli unsurudur. Modern sınırlar, kimliğin, özellikle de ulusal kimliğin temel işaretleridir. Bir başka ifadeyle sınırlar, politik inançların, toplum-sal birlik mitinin ve doğal bölgesel bütünlük mitinin ifadeleridir.[iv]

Toprakları üzerinde yaşayan herkese aynı kurumsal ve idari yapıyı dayatmaya çalışan modern devlet, ara yöneticiler ve özerk yapılara da kapalıdır.

Ulus devlet vatandaşlarına şekil vermeye ve onları dönüştürmeye çalışmaktadır. Artık insanlar gittikleri yere kimliklerini taşıyamamakta, oranın hukukuna tabi olarak gitmek zorunda bırakılmaktadır.

Modern devlet anlayışında vatandaş, devlete ait olmakta ve hiç kimse devlettin izni olmadan oradan ayrılamamakta ve içine dâhil olmamaktadır.[v]

Ulus Kavramın İslam Dünyasına Girmesi

Uzun bir dönemde merhale merhale ve kendi doğal seyri içerisinde Avrupa’da gelişen ulus kavramının İslam dünyasındaki serüveni batıdakinden farklı bir seyir izler. Sömürgeciliğin doğrudan ya da dolaylı hedefi olan ve bundan geleneksel yöntemlerle kurtulamayacaklarını düşünen bazı Müslüman aydınlar, ‘düşmanı ancak kendi silahı ile vurursak alt ederiz.’ düşüncesiyle batıya yöneldiler. Böylece batıya yönelen bu aydınlar, onların dillerini ve kültürlerini öğrenerek kendilerine bir çıkış yolu bulmaya çalıştılar.

Modern dönemde Avrupalılar ile ilk temasa geçen Müslüman topluluk Osmanlılardı. Genelde bu dönemin fikri tartışmalarını yürüten edebiyat çevrelerinin önde gelen isimlerinden Namık Kemal : "Tarih şahittir ki tüm Müslüman halklar, aralarındaki muayyen farklar sayesinde kendi ulusal kimliklerini muhafaza etmişlerdir. Fakat kimlikleri sorulduğunda söyleyecekleri ilk şey, kendilerinin önce Müslüman daha sonra Çerkez yahut Afgan olduklarıdır."[vi]

Fransızların laik vatandaş anlayışına karşı Namık Kemâl İslâmî adalet ölçülerini savunur ve "İyi bir yönetimin, Şeriatı uygulayan bir yönetim" olduğunu söyler. Aynı şekilde Jön Türklerin önemli ideologlarından Ziya Gökalp, kendilerini hem "Türk ulusuna,  hem İslâm cemaatine, hem de Batı medeniyetine ait gören ciddî bir çıkmaz içinde  bulunmasına rağmen ümmetin bir parçası olduğu fikrinden kopmamıştır..[vii]

Burada iki ulusçuluk arasında bir fark vardır. Batıda gelişen ulusçuluk fikriyatının arka planında kiliseye ve kilisenin toplum içerisindeki nüfuzuna bir tepki yatarken, Müslüman entelijansiya açısından topraklarının sömürgeleştirilmesine bir tepki vardır. Bu açıdan batıda ulus kavramı laik bir karakter arz ederken, İslam dünyasında dini bir karakter taşır.

Osmanlı aydınlarının batı orijinli ideolojik yaklaşımları birer ütopyadan ibaretti. Çünkü Osmanlı idaresinde yaşayan Müslümanlar, ümmet kavramını ihtiva eden geleneksel Osmanlı-İslâm kimliğine sadıktılar. Bu yüzden Mustafa Kemâl Kurtuluş Savaşını kazandığı vakit, aynı zamanda, ‘İslâm’ın ve cihad ordularının muzaffer kumandanı’ olarak görüldü. Türkiye asıl kimlik kriziyle, kendisinin laik bir cumhuriyet olduğunu ilân ettiği vakit karşılaştı.

Batıda uzun ve tedrici bir süreçte gelişen ulus ve ulus devlet kavramları ani ve dayatmacı bir tarzla girdiği İslam dünyasında son derece ciddi problemlere yol açmıştır.  Ortak inanç etrafında bir araya gelmiş, dillerinin ve renklerinin farklılığını son derece hoş görüyle karşılayan Müslümanların tarihi hafızası ulus devletin sınırları içine sığdırılamamaktadır. Batılı efendiler tarafından hiçbir objektif karşılığı olmayan sınırlarla oluşturulan devletler hâkimiyetleri altındaki vatandaşlarının takdirine mazhar olamamış, Müslümanlar İslami aidiyetlerini bırakarak kendilerini devletin sınırları içerisine hapsetmeye çalışan ulus devlet ideolojisine adapte olamamışlardır.

Hastalığına çare ararken başkasının ilaçlarını kullanarak hastalığını daha da artıran kişi misali batıdan alınan ulus-ulus devlet düşüncesi İslam dünyasının derdine deva olamamış, sorunu daha da içinden çıkılmaz hale getirmişlerdir.

Sorunlarımızın çözümü, İslam’ın adalet ve hakkaniyet ölçülerini esas alan dünya görüşündedir.

 

 

 

 

 

[i] Mehmet Alper Güngüneş, Ulus Devletlerin Varlığı Meselesi.

[ii] Baskın Oran, Kürt Sorununda Anlatılan Fransa Masalları.  Radikal, 06-11 Eylül 2009

[iii] Baskın Oran, a.g.e.

[iv] Ferhad Tekin, Sınırlar,.Bölgesel Kimlikler ve Ümmet Tasavvuru, Milel ve Nihal Dergisi, Aralık 2012.

[v] Şenol Durgun, modern devlet olmanın zorunlu koşulu ulus-devlet midir?

[vi]Abdullah Ahsen Milliyetçilik ve Ümmet Kimliği Çeviren: İbrahim Kalın

[vii] Abdullah Ahsen, A.g.e.

 

Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Öze Dönüş | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : Van Öze Dönüş Der Tlf: 432 212 10 18 | Haber Scripti: CM Bilişim