• BIST 103.072
  • Altın 272,126
  • Dolar 5,6668
  • Euro 6,2796
  • İstanbul 23 °C
  • Ankara 25 °C
  • Van 22 °C

TEDBİRİN UFKUNDA TAKDİRİ BEKLEMEK

Nesip Hiçyılmaz

 

 

“Ve Biz, her insanın kaderini kendi çabasına bağlı kıldık…’’

(İsra, 13)

 

Akıl anlayan, vahiy anlaşılandır. Anlaşılanın anlaşılması için anlayanın, anlayanın anlaması için de anlaşılanın olması zorunludur. Hayatı anlamak, kavramak için, vahiy aklı; akıl vahyi gerektiriyor. Vahiy olmazsa akıl hakikati anlayamaz; akıl olmazsa da vahiy anlaşılamaz. Birbirlerinin mütemmim cüzü olan akıl ve nakilden biri olmadı mı, diğeri de işlevini yitirir.

İslam dünyasında gelişen ve genişleyen sorun, akıl ve vahiy arasında nükseden bir sorun değil, aklı kullanma ve vahyi anlama sorunudur. Tezat, vahyi anlamakla mükellef olan akıl ile aklın vahiyde çıkardığı yorumlar arasında kendini dışa vuruyor. Sağlam kullanılmayan akıl ile sağlıklı anlaşılmayan vahyin birbirleriyle çelişmesi, Allah’ın din için bir esas yaptığı ve dünya için direk kıldığı akıl ile vahyin çelişmesi değildir. Zira vahiy ne kadar ilahiyse, sarih akıl da bir o kadar semavîdir. Vahiy ve aklın kaynağı birdir. Aklı yaratan, vahyi gönderendir. Fakat aklın işleyiş ilkelerini belirleyen vahiydir. Vahiy aklın kılavuzudur. Akla yol gösterip yön veren vahiydir. 
Vahiy akla yol gösterir, akılla yol gösterir. 
Aklın aklıdır vahiy. 
Akıl Musa, vahiy Hızır konumundadır. Vuku bulan olay ve olgular karşısında “Musa’nın şaşkınlığı vahiy karşısında aklın şaşkınlığını ifade eder.”

Akıl, uygun ve uygulanabilir araç ve gereçleri üretmekle mükelleftir.  Üretim ve öğretimle mükellef olan akıl yozlaşmamak için, vahiyle uzlaşmalıdır. Vahiyle uzlaşmayan akıl, yozlaşır.

Her türlü olgu ve olayı düşünmek, araştırmak ve anlamaya çalışmak için akıl lazım. Bilme, bildirme, anlama, kavrama, idrak etme, planlama, analiz ve sentez kabiliyeti, bilinmeyeni bilinenle tanımlama, meçhulü maluma çevirme, şuur ve hissin faaliyetlerini kontrol etme, duyu organlarımız yoluyla gelen bilgileri yorumlama gibi daha birçok özellik ve güzelliğine sahip olan aklın görev ve ödevi, vahyi anlamaktır, yargılamak değil. Zira akıl, Allah'ın temsilcisi değil, “teslimcisi” olmalıdır.

Akliyat ve hissiyatın izdivacından hikmet doğar. İnsanın kimi defa aklen, kimi defa da hissen yanıldığı bir gerçektir. Hissiyatın bazı yanılgıları akliyatla, akliyatın bazı yanılgıları da hissiyatla düzeltilebilir. Fakat akliyat ve hissiyat yanılgıda birleşirlerse, bu siyam kardeşlerin ittifak ettiği yanılgı, ancak harici bilgiyle düzeltilmeleri mümkün olur. Harici bilginin muhatabı akıldır. “Akıl içimizdeki peygamberdir.” Fakat peygamberi peygamber yapan kendisine gelen harici ilimdir. Harici ilimle peygamber masumiyet sıfatını kazanıyor. Harici ilme (vahye) muhatap olan akıl, Allah'ın elçisidir, temsilcisi değil. Elçi haddini bilir, hududunu tanırsa, Allah’ın verdiğine “nimet”, vermediğine de “hikmet” der ve tevekkül eder.

“Tevekkül, Allah'a teslim olmak, O’na güvenmek, dayanmak, bağlanmak ve sığınmaktır.” Dua kavli bir tedbir, tedbir, fiili bir duadır. Kalbi, kavli ve fiili dua olan tedbirin ufkunda takdiri beklemektir tevekkül. Atıl kalarak takdiri beklemek, tevekkül değil batıl bir bekleyiştir. “Dinamik dinin” sahibi olan Allah “statik tevekkülle” rıza göstermez. Makul ve makbul tevekkül, azmetmeyi gerektirir. “Azmettiğin zaman Allah’a tevekkül et.” (Âl-i İmrân, 159)

Atalete kapalı, atılım ve açılımlara açık olan tevekkül, bir işte yapılması gereken her şeyi yaptıktan sonra Allah’ı yegâne sığınak ve dayanak bilmektir. Gelişen ve genişleyen olay ve olgular karşısında, hiçbir şey yapmadan oturup Allah’ın hükmünü beklemek tevekkül değil, miskinliktir. 
Tevekkül, dünya düzenine kalp, kalbe düzen vermekle görevli ve ödevli olan mümine, sadece yaptıklarından değil, yapması gerektiği halde yapmadıklarından da mesul olduğuna dair engin ve zengin bir şuur verir. Çok boyutlu sorunlara dair sorumluluk almayı, kalıcı ve yapıcı çözümler için olabilecek her türlü bedeli gönül rahatlığıyla göğüslemeyi ahlâk haline getirebilen, hakiki ve tahkiki imanla zırhlanan, her dem erdemle yaşayan müminlerin nezdinde tevekkül bir ufuktur, tedbir Burak’ına binmeyen hiçbir teorisyen ve teknisyen o özel ve güzel ufka yükselemez.

Tevekkül iradi bir tercihtir. İnsan iradeyle mütevekkil olabiliyor. İrade sorumluluğu, zorunluluk muafiyeti gerektirir. İradesinin şuurunda olan mütevekkil, mücadele sahasını terk ederek, köstebek gibi hayat sürmeye, kaya kovuğunda bir baykuş gibi yaşamaya, kaplumbağa gibi başını kabuğuna çekip münzeviliğe kendini hapsedemez. Hakikatin tarihini, tarihin hakikatini yeniden yazmak için dilek ve isteklerini harekete geçirir, sebeplere riayet eder, şartları olgunlaştırır, her koşulda koşulsuz bir şekilde varoluş mücadelesini verir. Amaca ulaşmak için araçlara sarılır. Dünyayı şah ve inşa etmek için görev ve ödevlerini ifa etme aşkıyla tutuşur. Hiçbir şey yapmayan, hiçbir şey beklememelidir.

“Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz.” (İnsan, 30)
Farklı algı ve yargılar olsa da bizce bu ve benzeri ayetler cebrin değil, Cebbarın açıklamasıdır. Allah’ın Cebbar olması, insanın cebre mahkûm olduğu anlamına gelmez. Adil ve Kadir olan Allah insanın dilemesini istemeseydi, ona dileme isteği vermezdi. Dileme isteği cebri, dileme iradidir. Biri İlahi nimet, öbürü insani meziyettir. İnsanın bu özel ve güzel durumunu, dinlemek ile işitmek arasındaki ontolojik farkla da izah edebiliriz. Allah kulağa işitme duyusu vermiştir, fakat dinleyip dinlememeyi insana bırakmıştır.
İnsanın insan olarak yaratılmış olması insanın tercihi değil, ilahi takdirdir. 
Karga olmak isteyen insan, insan değil de karga olabilir mi?

Taşın taş, ağacın ağaç olmak zorunda olduğu gibi insan da insan olmak zorundadır. İradenin varlığı özgürlüğü, özgürlüğün varlığı da iradeyi gerektirir. İrade yoksa özgürlük, özgürlük yoksa da irade olmaz. Hem irade, hem de özgürlük olduğuna göre, onları var eden bir Var ediciyi gerekli kılıyor. Zira ne irade özgürlüğü, ne de özgürlük iradeyi var edebilir. 
İradeli olmak insan iradesinin dâhilinde değildir. İradeli olmak sosyolojik değil, ontolojik bir olgudur. İradenin ontolojik temeli insani aşan aşkın bir kaynaktadır. 
İnsanın secimden başka seçeneği yoktur. Seçim yapmamak da bir seçimdir.

İrade özgürlüğünü inkâr eden, insanı eli kolu bağlı bir varlık olarak gören, müsebbibü’l-Esbab’a açılan pencereler konumunda olan sebeplere riayet etmeyen, hayatı insanlardan, insanları hayattan koparan Cebri, kendi ataletinin neticesinde uğradığı musibetleri Allah’a fatura eder. Dini algılama ve uygulama sorunu yaşayan, ilmi olgunluktan, fikri doğruluktan yoksun olan cebri, “Bir”e “yedi yüz” veren tohumu toprağa ekme iradesini göstermeden nasipsizliğine “İlahi takdir” der ve tevekkül ettiğini söyler. Sebeplerin de sonuçların da yaratıcısı adil ve kadir olan Allah’tır. Fakat tevekkül tedbiri bırakmak değil, tedbire sarılmaktır. Sebepleri terk etmek, tedbire sırt dönmek, âlemde cari olan sünnetullahı yok sayarak, teorik ve retorik olarak tevekkül ettiklerini söyleyenler ne tevekkülü ne de Allah’ı hakkıyla tanıyabilmişlerdir. Doğru bir tevekkül, doğru bir Allah tasavvurunu zorunlu kılar.

Evvelden önceyi de, ahirden sonrayı de bilen Allah, Hakîmdir. Abesle iş yapmaktan münezzehtir. Her işi hikmetle yapar. Hakîm ismin hâkim olduğu bu âlemde her sonucu bir veya birçok sebebe bağlamış. Buna ‘tesbîb hikmeti’ denir. Netice almak isteyen vizyoner ve aksiyoner insanlar, değişen dünyanın değişmeyen hakikati olan tesbîb hikmetine riayet etmek zorundalar. "Allah Kadirdir, takdir neyse o olur" deyip oturup beklemek İlahi hikmeti bilmemektir. Kadir ismini nazara alırken, Hakîm ismini unutmak tevekkül değildir. Tevekkül, dünyada her sonucu bir sebebe bağlayan Allah’ın kudret ismi Hikmet ismine bağlı olarak çalıştığını bilmek ve bildikleriyle amel etmektir. Bu da hakiki ve tahkiki imana dönüşmüş sağlam ve sağlıklı bir ilmi gerektirir.

Sabır tevekkülün, tevekkül iman ağacının meyvesidir. İman tevekkülün önkoşuludur. “İmanınız varsa Allah’a tevekkül edin.” (Maide, 23) “Tevekkül edene Allah kâfidir.” (Talak, 3) “Allah kuluna kâfi değil mi?” (Zümer 36) Elest bezminde dudağı “Bela” şerbetiyle ıslanan her mümin mütevekkil olmak zorundadır. Tevekkül, aklın imanı, kalbin teslimiyetidir. Tedbir mektubu, tevekkül kuşu ile takdir makamına gönderilir.

Tevekkül, Allah’ın izzet ve azamet perdesinden zuhur edeceklere karşı rıza ve teslimiyet çadırını terk etmemektir. İfrat ve tefrit kutupları arasında gelgitler yaşamadan istikamet üzere durmanın adıdır tevekkül. Kuranın vazettiği sahih ve Salih bir amel olan tevekkülü, ne kulun sorumluluğuna vurgu yapma adına ilahi takdiri yok sayan Kaderiyye, ne de ilahî takdiri merkeze alarak kulun iradesini yok sayan Cebriye anlayabilmiştir. İlahi takdiri ikrar edip, insani tedbiri inkâr edenler, İlahi takdiri inkâr edip, insani tedbire sarılanlar da Kuranî bir anlayış ve kavrayışa sahip değiller. Ümmet olarak içine düştüğümüz zilletin illeti mezkûr anlayış ve kavrayışlardır. Delaletimiz cehaletimizdendir. “Başınıza gelen her musibet, elinizle yaptıklarınızdan dolayıdır.” (Şura: 30) 

Keder, kimsenin kaderi değildir. İnsanı heder eden kederi defetmek için alınan tedbir, takdiri davet eden elçidir. Elçi etkileyicidir, fakat belirleyici değildir. "Tefvîz-i vazife" (görevi havâle) değil; "tefvîz-i emr" (kararı havâle)olan tevekkül, tarlayı sürmek, tohumu atmak, bakımını yaptıktan sonra mahsulü Allah'tan beklemektir. “Söyleyin, ektiklerinizi yerden bitirenler sizler misiniz, yoksa Biz mi bitiriyoruz?” (Vakıa, 63-64)

Kuran, eşyayı kullanma, insanları anlama kılavuzudur. Bu hakikati bilenler bilirler ki Allah’ın nizam ve mizanı tedbiri gerekli kılıyor. Tedbire sarılmak takdire ne nisyandır ne de isyan. Tedbir, tevekkül ve takdire mugayir değildir. Kalbin dermanı, Allah’ın fermanıdır tedbir. “Ey iman edenler, tedbirinizi alın!” (Nisa, 71)  “Bizim uğrumuzda cihad edenlere, şüphesiz yollarımızı gösteririz...” (Ankebut, 69) demek suretiyle Allah yol gösterme takdirini kulunun mücadelesine bağlıyor. Sağlam ve sağlıklı mücadele tedbirdir. Tedbirin birçok boyutu vardır. Düşünce de, eylem de, tasarı da tedbirdir. Fakat düşünce eylemden, tasarı ise uygulamadan önce gelir. Eyleme dönüşmeyen düşünce, düşünceye dayanmayan eylem, insanlar için ölümcül bir hastalıktır. 
Tevekkül mücadeleyle iç içedir. Yaz aylarda kış uykusuna yatan bir ayının durumu gibi fıtrat kanununa aykırılıktır, mücadelesiz tevekkül. Allah, Hz. Meryem'e hurma dalını meyve ile donattıktan sonra bile, kalkıp silkelemesini istemiştir. “Hurma ağacını kendine doğru silkele ki sana taze hurma dökülsün.” (Meryem, 25)

Tevekkül, İsrail Oğullarının vaktiyle Hz. Musa'ya (a.s.), “Ey Musa! Onlar orada bulundukça, biz oraya asla girmeyeceğiz. Sen ve Rabbin gidin, onlarla savaşın. Biz burada oturacağız.” (Maide, 24) dedikleri atıl ve batıl bir bekleyiş değildir. Hz. Ömer, Medine'de boşta gezen bir gruba: "Siz necisiniz?" diye sormuştu. Onlar da: "Biz mütevekkilleriz", demişlerdi. Bunun üzerine adalete misal ve timsal olan halife: "Hayır, siz mütevekkil değil, müteekkil (yiyici)lersiniz. Siz yalancısınız, tohumunu yere atıp sonra tevekkül edene mütevekkil denir" demişti. Olay ve olgular karşısında bu anlayış ve kavrayışa sahip olan insanların durumu, gassâlin önündeki ölünün durumundan farksızdır.

Hz. Yakup (a.s) oğulları ile birlikte Mısır’a küçük oğlunu Bünyamin’i de gönderirken, tedbiri de, tembihi de elden bırakmadı ve oğullarına şöyle tembihte bulunarak, tedbiri onlara öğretiyordu:
“Sizi bir felâket kuşatmadıkça onu bana geri getireceğinize dâir Allah adına sağlam bir söz vermeden kardeşinizi sizinle göndermem!” Onlar söz verince de, “Bu söylediklerinize Allah şâhit olsun!” dedi. Sonra dedi ki: “Oğullarım! Şehre bir kapıdan girmeyin! Ayrı ayrı kapılardan girin! Gerçi Allah’ın takdir ettiği bir şeyi ben sizden geri çeviremem! Hüküm ancak Allah’ındır! Ben O’na tevekkül ettim! Tevekkül etmek isteyenler de O’na tevekkül etsinler.” (Yusuf, 66-67)
Savaştaki korku namazı sırasında bile, "Silahlarını yanlarına alsınlar." (Nisa, 102) diye emreden Allah, Müminlerden düşmana karşı güçlerinin yettiği kadar hazırlık yapmalarını ister. (Enfal, 60) Rehberimiz, Peygamberimiz (s.a) de, huzuruna gelen bir bedeviye devesini bağlayıp, Allah'a öyle tevekkül etmesini söylemiştir. Kendisi de hicret ederken geceleyin yola çıkmış, düşmanı yanıltmak için ters istikameti tercih etmiş ve mağarada gizlenmiştir. Yolu iyi bilen Abdullah İbn Ureykıt adında bir müşrikle anlaşmış, Sevr’de kalacakları günlerde arkadan azık hazırlayıp gönderilmesi için Ebu Bekir’in kızı Esmâ’ya da tembih etmişlerdi. İz sürmekte mahir olan Mekkeliler, izlerini bulmasınlar diye Ebû Bekir’in; koyunlarını otlatan çoban Âmir’i yol alırlarken arkalarından koyunlarını sürüp, böylelikle geride bıraktıkları izleri yok etmesini söylemişlerdi. Ayrıca savaşlarda, zırh giymiş, kılıç kuşanmış, hendek açmış ve gerekli her türlü askerî taktiği uygulamıştır.

Etrafı yanık dağlar ve kara çehreli kayalıklarla çevrili, kalplere ürperti veren, ekin bitmez, kervan geçmez bir vadi, susuz, ıssız ve kimsesiz bir çöl, çölün ortasına barınaksız bırakılan, yol yordam bilmeyen mahzun bir anne, her tür kuruma, kollamaya muhtaç masum bir çocuk… Korku ve kuşkuyla “Ey İbrahim! Bizi burada bu ıssız çölde bırakıp nereye gidiyorsun?” diye soran Hz Hacer´in sorusuna karşılık arkasına bile dönüp bakmadan Rabbinin emrine itaat eden şefkatli bir baba, bir eş ve eşsiz bir tevekkül önderi Hz. İbrahim.

Tevekkül, kalbi bir amel, amel fiili bir tevekküldür. Sebepleri unutacak kadar sonuçlara odaklanmak tevekkül değildir. Tüm tedbirleri alıp, sebeplere riayet ettikten sonra, mağaranın kapısına dayanan düşmanın gölgeleri başuçlarına düştüğü, yakıcı ve yıkıcı naraları Sevr’in duvarlarına çarpıp yankılandığı bir zaman ve zeminde bile Dostuna, 'Üzülme, Allah bizimledir' (Tevbe, 40) diyebilme bilincini ve direncini gösterebilmektir tevekkül. 
Mütevekkil takdir menziline, tedbir gemisiyle tevekkül denizinde yol alandır. 
Mütevekkil sabır testisinin içini şükürle doldurandır.

Biz tedbirle mükellefiz, takdir O'nundur. Tedbir alır, sebeplere sarılırız, fakat iman ederiz ki tüm sebeplerin müsebbibi O’dur. Başımıza gelen olay ve olgular noktasında kusur varsa takdirde değil, tedbirdedir. Tedbire sarılıp, takdire teslim olmak müminlerin şiarındandır, fakat her şeye rağmen tamamlanan damla, damlar… 
“Müminler iseniz ancak Allah’a tevekkül edin.”( Maide, 23
Tevekkül takdire rızadır. 
Tedbir ekmeğini takdir kâsesine banmaktır tevekkül. Tahammülümüzün kumaşında açılan gedikleri sabır iğnesi ve istiğfar ipiyle yamamaktır. 
Hakkı yaşama ve yaşatma aşkıyla tutuşan, tevekkül zırhıyla zırhlanan, hamd kokularını süren umut kaynaklı, sabır odaklı mümin,  Allah’ın elini bırakamaz, O, müminin bir elini bıraksa da öteki elinden tutar..

 

ÖZE DÖNÜŞ DERGİSİ SAYI 7

 
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Öze Dönüş | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : Van Öze Dönüş Der Tlf: 432 212 10 18 | Haber Scripti: CM Bilişim