• BIST 94.783
  • Altın 246,313
  • Dolar 5,9356
  • Euro 6,6213
  • İstanbul 15 °C
  • Ankara 20 °C
  • Van 11 °C

İz ve Ayna(darbe)

Necmi Kaya

 

 

Sır ve iz, akşam ile gecenin çizgisi arasında göründü. İzler geçmişin angaryasına benzerken telaşlı ve nizami olmayan haller sırrı saklamanın derdindeydi. Köşe başlarına yönelen ağır askeri vasıtaların geride bıraktığı kara duman, akşamın karanlığında kayboluyordu.

 

Birkaç saat içinde sinir bozucu bir tonda ilerleyen acemi ve şapşal birlikler, akşamın dengesini hepten sarstılar. Sanki gecenin uzun ve sıkıcı saatlere açılacağına işaret eder gibi çoğalıyorlardı. Tap tap ve rap raplara alışkın olanlar tuhaf gözlerle eski aynalara daldılar. Aynaların içinde geçmişin izlerini aradılar.  Akıllarda kaybolmayanlar hatırlanınca: “Bu bilinen ayna ise palet ve postallar hiç bu saatte sokaklara inmezdi.” Dediler…  

 Ağır gece başlamadan sırra gömülen çok şey vardı.  Aranılan ve seçilenlere ulaşılmayınca esrarengiz bir hava doğdu.  O esrarengiz havanın estiği yöne kimse anlam vermeyince kargaşa ve bekleyiş çoğaldı. Söylentiler artarken peş peşe gelen sivil yorumlar, kulaktan kulağa şehirden şehre dağıldı.  Sessizlik ve umutsuzluk gecenin içine düştü. Dişlerini sıkıp bekleyenler başlarına ne geleceğini düşünürken: Acemi erler sert sözlerle adresler sordular; nizami olanlar ise dinç adımlarla sokak başlarını tuttular, bütün stratejik noktalara dalışlar yaptılar. Eski aynaların rutin hale gelen anonsu yapılmadan, karadaki hareketliliğe gökteki sesler eklendi. İşgale hazır alçak uçuşlar kulaklarda geçici bir sağırlık oluşturdu;  birkaç tekrardan sonra herkes emin olmaya başladı. İnanmak istemediğini ama içinden geçirdiğini kabul etti, öfke ve ağlamalar birbirinin içine girdi…

Geçmişin angaryasını modern zamana uyarlamanın derdiyle postal sokaklarda ses çıkarıyordu. Paletlerin cırıltısı ve uçakların şimşek çakar gibi çıkardıkları sesler: Sır ve izin, postal olduğunu söylüyor; aynanın yanına namluyu bırakıyordu. Sırra gömülenlerden beklenen cevap gelmeden, klasik yöntemle aynanın gölgesi (muhtıra) okunmaya başlandı.  Jest ve mimiksiz, sert bakışlarla okunan siyah gölgede: “Yurtta sulh adına paletler sokaklara indi, postallar koltuklara oturacak.” Deniliyordu.  Soğuk ve gergin hatlarla defalarca yurtta sulh denildi. Ama kimse gülümsemedi, sinirler gerildi, avuçlar daha fazla sıkıldı; dijital çağın içinde herkes saate ve zamana bakmadan olduğu yerde dona kaldı.  Çünkü aynadan şimdiye kadar hiç sulh çıkmamıştı. Sihir adına yeni bir şeyin çıkmasını beklemek,  postal ve palet altında ezilmekti.  Siyah gölgenin izleri yıllarca silinmemiş;  aynaların içindeki karanlık taraflar hala görünürdü.  Birkaç nesil o karanlığın içinde kaybolmuş, hikâyeleri ise canlılığını hala koruyordu…

 Sulh yüzlü görünen ama sivile soğuk ve korku dolu titremeler getiren gölgeye cevap gecikmedi: Saatler sıfırları gösterirken gölgenin soğukluğunu hissedenler sokaklara çağrıldı, postalın ve paletin kışlaya dönmesi istenildi. Bu cevap postala hafif geldi, zira postalın bağcıklarını sıkan belli değildi. O artık başkasının emir eriydi ve bol yıldızlı büyük rütbenin peşindeydi. Üstündeki rütbe ile üniformaya ithal dikişler atılmıştı. Yıllarca beyninde kurguladığını ve hayallerle süslediğini ne pahasına olursa olsun yerine getirmek için kendini adamıştı…

Postalla programlanmış bir hayata el açmak modern zamanın insanına uymuyordu. Nerde akşam orda sabah demenin adı:  Kamuflajsız bir hayatın içinde yeşil ve gri tondaki renklere takılmamaktı. Saati ve zamanı herkes kendine göre ayarlamasını biliyor,  hayatın tadını esas duruşa takılmadan yaşamak istiyordu. Her sabah yeni şeyler düşlerken ardından zamanı ve anı yaşarken mutluluğu seçenek ile seçilmişlerde arıyordu. Gülüşme ve bağrışmaları kendine yasaklayan, hayatı yarı nemli isteyen;  karanlık bir zindana aşık olup küçük bir delikten insanlara bakmayı sanat sanan, başında sürekli bekleyen bir bekçi isteyebilir. Ama hayatı kendi tekeline almak isteyen,  vergisiyle başına bekçi verilmesini istemiyordu.  Bundan dolayı gün ile geceyi ayırmayanlar, zemin ile semaya ayarlama ve kısıtlama getirmeyenler; yarı askeri ve yarı sivil bir seçenek istemeyenler sokaklara indiler, cadde boyu yürüyüşlere geçtiler. Sokaklara inme nedenleri sayılamayacak kadar çoktu. Postala dur ve aynaya hayır demek için nedenleri saymaya vakit ayırmadılar. Dur ve hayır demek için meşale ve fenerleri ellerine almadılar, soğuk namluları umursamadan başlarına atanacak bekçilerin karşısına dikildiler...

 Düğün alayı gibi dizildi yediden yetmişe herkes. Kimsenin umurunda değildi: Bürokrasinin ağır işleyişi, siyasi kavgaların son düellosu,  günahkârın yasal yetkileri ve hâkimliği;  ne açlıktan zayıf düşmüş kardeşi ne de açlık sınırı, geride kalacak güzel halılar, süslü eşyalar, modern evler ile araçlar. Mersin dallarıyla süslenmiş güzel bahçeleri, gelin ve damat olmanın hayallerini; hafif bir dokunuşta yere düşecek evladı ve geride kalan malları kimse dert edinmedi. Herkesin tek derdi vardı: Çağın stresine postal stresinin eklenmemesiydi ve umurlarında olan tek şey buydu. Herkes arzularını ve hayallerini bırakarak paletleri durdurmaya kalktı. Uyumlu ve uyumsuz sesler çıkararak meydanları harp haline çevirdi. Hareket eden ağır vasıtaların önünde duranlar, herkes için bunu yapıyorlardı. Onları seven ile sevmeyen ve onlar gibi düşünen ve düşünmeyenler için oradaydılar. Tuhaftır onlara kin tutanları da hesap katmışlar, onlar için de düğün alayına katılmışlardı…

 Herkesin iki yanı vardı, kimse tam olarak kendisi değildi.  Herkes kendi ve diğeri için direniyor, hayatın bütün olasılıklarını eline geçirmek isteyen postalın, yetki almasını engellemek istiyordu. Sis perdesinin arkasında duran ellere aldırmadan, aydınlık bir yol açmanın kavgasını veriyor, mahreme girecek aynayı kırmanın telaşını taşıyordu. Paletler durmayınca her saat alayın coşkusu arttı, ruhları genişledi. Arzulanana herkes sıkıca sarıldı. Bitmez bir dirençle adeta okyanustan gelecek bütün dalgalara karşı başkaldırıya geçtiler. Kavganın ve direnmenin şekli kolay olmadı. Düğün alayı ölüm alayı oldu, yetimler çoğaldı; palet ve mermiler yaşa bakmadan yediden yetmişe ölüm saçtı etrafa. Fakat işgal edilen mekânlarda, cadde ve sokaklarda düğün alayı geri adım atmadı; ölüm manzarası değişmedi, dur ve hayır demenin dalgası ise her saat arttı…

 Sivilin sokağına izinsiz giren postalla yapılan kavga saatlerce sürdü. Temmuz ortasında yükselen sıcaklık kavgayı ateşliyor, kan ve ter kokusu her yere sıçrıyordu. Postalla sivilin kavgası geceden başladı, akşama kadar sürdü.  Kaçanlar kaçtı, yakalanan postallar aynanın üzerine fırlatıldı. Ayna kırıldı, postalın duvarlardaki izi kaldı.  Son postal ise birkaç gün sonra yaşlı emminin bahçesinde yakalandı. Titreyen bacakları onu taşıyamıyor, sarıldığı paçavralar onu örtmüyordu. Ensesinden tutuldu, gözleri yuvasından çıkmış gibiydi. Zindanın kapısına getirildi ve kırık aynanın parçaları üzerine atıldı. Yükseklere ve koltuklara niyetlenen kirli sakalla son postalın ve aynanın kırılma hikâyesi hıyar tarlasında bitti…

ÖZE DÖNÜŞ DERGİSİ SAYI 7

  
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Öze Dönüş | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : Van Öze Dönüş Der Tlf: 432 212 10 18 | Haber Scripti: CM Bilişim