• BIST 1.145
  • Altın 468,147
  • Dolar 7,6973
  • Euro 9,0223
  • İstanbul 16 °C
  • Ankara 10 °C
  • Van 16 °C

''Müslümanlar ve Şiddet'' Panelinden Murat Bozdemir'in Konuşma Metni

''Müslümanlar ve Şiddet'' Panelinden  Murat Bozdemir'in Konuşma Metni
"Eğer beni öldürmek için elini bana uzatacak olursan, ben seni öldürmek için elimi sana uzatacak değilim. Çünkü ben, alemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarım" 57/27

Van Öze Dönüş'ün düzenlemiş olduğu ''Müslümanlar ve Şiddet'  konulu panelden Murat Bozdemir'in Konuşma Metnini sizlerle paylaşıyoruz.

 

 

 


 

 


Şiddet:


Şiddet; kendi dışındakine maddi ve manevi zarar verme, ileri derecede ortadan kaldırma ameliyesidir. Şiddet; bir tahakküm aracı olabildiği gibi, yerine göre vandalist, var olana tahammülsüzlük şeklindeki psikolojik bir rahatsızlık olarak ta belirebilmektedir. Araştırmacılar savunmayı şiddetin bir parçası kabul etmeseler de ortaya çıkardığı sonuçlar itibariyle şiddetten ayrı düşünülemez. Meşru bile olsa savunma; kendisinde ontolojik bir kötülük barındırmaktadır. Bundan dolayı savunma şiddetin masum olmayan kaçınılmaz karşılığına dönüşmektedir.
Şiddetin ortaya çıkış noktasında en başat faktör otorite kurma isteğidir. Bunun türevleri ve açıklayıcısı olan saygı duyulma, kendisini ispatlama, kendini dayatma, maddi ve manevi çıkar elde etme, bazen de kendi cennetini zorla karşının cenneti kılma gibi patalojik sayılabilecek durumları gösterebiliriz.


Bu tanım ile hareket ettiğimizde bunun düşünsel değil, öznenin çevresiyle geliştirdiği ilişkiyi ifade ettiğini görmekteyiz. Bu yüzden insan kaynaklı şiddetler (istisnalar olmak kaydıyla ) ideolojik değil, sosyolojiktir, sosyo psikolojiktir.


Bu yüzden biz islam’la, islam’ın tarihsel yorumuyla yüzleştiğimiz gibi, islam tarihinin ürettiği toplumların uzantısı olan Ortadoğu ile, türkiye ile, kürdistan ile şiddeti ele almak gibi bir zorunlulukla karşı karşıya kalmaktayız.

 

Müslümanlar ve Şiddet:


İslam ve şiddet değil de müslümanlar ve şiddet oluşturmuş olduğumuz tanım gereği daha kabul edilebilir bir başlık olmaktadır. Zira şiddet kuramsal değil pratiktir.
Konumuz olan modern islamcı şiddeti anlamak için islam’ın kendisinde (kur'an ve resulün pratiğini), tarihsel gelişimini, yaklaşımındaki özellikleri ve boşlukları gördükçe anlamlı bir sonuca ulaşabiliriz.

 

1. Tarihsel Olarak İslamın İktadar Teorisi Arayışı
İslamın iktidar oluşumunda oyunun kurallarını koymamış olması, ben-i sakifede başlayan iktidar olma yaklaşımları şiddete zemin hazırlamış sanıldığı gibi dışsal şiddetten ziyade içsel bir şiddetten bahsedilir hale gelmiştir. Hatta günümüze tarihsel islam olarak kalmış olan sünni-şii çelişkisi islam’ın iktidar oyununun kuralını koymamasından kaynaklanmıştır. 


Belki de Allah müminlere bu beşeri ve tarihsel bir olaydır; kendi aranızda ( 42:38 - Onlar, Rablerinin davetini kabul ederler ve namazı dosdoğru kılarlar. Onların işleri de kendi aralarında bir istişare iledir. Kendilerine verdiğimiz rızıktan onlar Allah yolunda harcarlar) en güzel şekilde çözün demek istenmiştir. Ancak müslümanlar bunu böyle anlayacaklarına beşeri ve tarihsel olan böyle bir durumu dinleştirerek, önce dini iktidar kavramını miras bırakmış; ardından da dini şiddet kavramı bu iktidar arayışının tamamlayıcısı olmuştur. Şii- sünni tarihsel kutuplaşması, haricilik gibi marjinal yaklaşımların tümü bundan neşet etmiştir.


Mezheplerin oluşması temelde iktidar tartışması yani siyasi mezhepler olarak başlamış, tarihsel gelişimini fıkhi ve itikadi mezheplere evirerek yeni bir din formu oluşturacak kadar ayrışmışlardır.

2. Emperyalizimin Oluşturduğu Emperyalist Baskı Ve Şiddetin-Şiddetle Karşılanması Ve Bunun A Simetrik Vahşete Dönüşmesi. Bunda Bizim Çabamız Ve Özeleştirimiz.


Emperyalist dünyanın müslüman yoğunluklu ülkeleri istilası sömürmek amaçlıydı. Bu da ancak yerli işbirlikçiler vasıtası ile olabildi. Emperyalizmin özellikle ortadoğu’da kendi yapılanmalarını zalim otoriter suudi hanedanı, kemalist cumhuriyet, baas rejimleri şeklinde oluşturmuş müslüman halkın meşru yollardan var olma haklarını elinden almıştır. Bugün bile demokrasi ve benzeri kılıfla hazırlanan istilalar temelde bu zalim yapıları değiştirme ve dönüştürme değil yeniden yapılandırma süreçleri olmuştur. Müslüman topluma karşı yapılan uygulanan şiddet bu toplumları normal süreçler yaşamasına izin vermemiş hastalıklı diyebileceğimiz şiddet sarmalıyla dolu maceralara itmiştir. Şiddet toplumun tüm katmanlarında kendisine yer bulmuş, toplumları başka yollar düşünemeyecekleri noktalara getirmiştir. Bunun en iyi örneği bombalanmadık cami bırakmayan ırak sünni-şii yapay toplumudur.


Yine ulusal ve dini ortaya çıkmış kurtuluş hareketlerinin pratikleri toplumsal reflekslerin şekillenmesinde çok önemlidir. Ancak islam dünyasını sinir uçlarına kadar etkileyen şüphesiz israil’in ortadoğu’daki yayılmacı, istilacı yaklaşımına islam dünyasının antisemitik bir yaklaşımla cevap vermesidir. Bunun en büyük örneği filistin intifadasında israil’in orantısız ve yok edici bir güç kullanması karşısında ulusal ve islamcı güçlerin sivilleri dahi katarak uygulamaya soktukları intihar eylemleridir. İntihar eylemleri ilk ortaya çıktığında meşruiyeti tartışma konusu olmuş ancak pratik gereklilik kendince kuramsal yaklaşımları havada bırakarak meşruiyet kazanmıştır. Kazanılmış bu meşruiyete bir kılıf bulmak gerekmekteydi. Ve islam dünyası elbirliğiyle bunu haklı, doğru, kaçınılmaz bir tarz olarak ölümlerin en şereflisi olan şehadetle süslemiş buna iştişadi eylem adını vermişlerdi. Aslında islamın özünde kadınlar ve çocuklar başta olmak üzere sivillerin öldürülmesi men edilmiştir. Burada da pratik, kurama galip gelmiş islamın tasvip etmediği bir yöntem tüm islam dünyasında meşru bir savunma şekline dönüşmüş oluyordu. Şüphesiz insanlar bu kötülüğü onaylarken kendilerine döneceğini hiç düşünmemekteydiler.

Oysa çok uzun olmayan bir süreçte el kaide, işid gibi kendilerinden başkalarını müslüman görmekte zorlanan hareketler bu intihar eylemlerini (istişhadi eylem) şehadet eylemi adıyla meşrulaştıran topluma karşı kullanacaktı. Şu anda bile işidin ırak ve suriyedeki en geçerli eylem tarzı intihar saldırısıdır ve bunun günahı bunu meşrulaştıran tüm müslüman dünyaya aittir.

3. Dinin Kamusal Alanda Nasıl Yaşanacağı Üzerindeki Yaklaşımlarımız.
Dinin kamusal alanda görünür olması, kendisini var etmesinden kastımız; dinin resmi ve sivil toplumda kendisini nasıl görmek istediğidir.


Bunu iki kategoriye ayırabiliriz:


Birincisi:

iktidarcı, imamcı-hilafetçi daha çok şeriat devleti argümanıyla ortaya çıkar. Ki bu islam devlet modelini şeriat formülasyonuyla resmi ideoloji yapar. Tabi bunun alt kategorileri de gelişir. Sünni şeriat devleti- suudi arabistan; şii şeriat devleti iran islam cumhuriyeti. Aslında bu resmi din anlayışları kendileri dışındakileri rakip-düşman görürler. Bundan kaynaklanan hem iktidarı ele geçirirken, hem de iktidar iken devam etmenin yolunu şiddet ve baskı ile sağlarlar.


İkincisi:

iktidarcı olmaktan ziyade toplumcu olan ihya ve ıslah hareketleridir. Bunlara en iyi örneklerden biri Türkiye de ve Kürdistan da kendisine ciddi müntesip bulabilmiş nur hareketedir. Daha çok birey ve topluma yönelen böyle hareketler genelde çatışmacı olmaktan uzak, var olan iktidarlarla barışık, barışık olmasa bile çatışmacı değillerdir. Bunlar temelde şeriat ve devlet kavramlarını kullansalar da aslında bunu bireye ve topluma yönelik kullanır, baskıcı ve çatışmacı olmaktan kaçınırlar.
İkinci hareket vahyin muhatabı olarak bireyi hedef almışsa da kendisindeki cemaat kodlarından dolayı bireyin kendisini görmezden gelen cemaat içinde çeşitliliği oluşturamamış bir yapıdır. Tek tipçi özelliği kendisinde kavramsal olmasa da pratik bir çatışma potansiyeni barındırmaktadır. İhya ve inşa hareketlerinin çoğu mekke-medine, denklemi içersinde ertelenmiş hesaplara dönüştürmektedirler. 


Ancak hem ihya ve inşa hareketi olan hem de bireyi ve toplumu tüm çeşitliliğiyle tahammül ve taviz kültürüyle, hiçbir gizli ajandaya sahip olmadan, bireye ve topluma takiyye ile değil de Allahın yarattığı çeşitlilik hükmünde yaklaşan düşünce ve oluşumların azlığı müslümanları, haliyle islamı varolanan dışına itmekte, gerçeklikle bağını koparmaktadır. Bu da çatışmanın, şiddetin her zaman biryerlerde ortaya çıkmasına yol açmaktadır.


Yüzyılımızda İslam’ın kamusal alanda nasıl yaşanacağı noktasında iki önemli deneyim yaşanmış, her ikisi de diğerleri ile olan ilişkilerini dürüstçe ortaya koymaktan ziyade ya direkt zorlama, ya da en direkt engelleme yoluna gitmişlerdir. İran örneğinde tesettürün zoraki kabulü (islamcıların da genelde zımnen ve sessiz kalarak desteklediği), türkiye ak parti örneğindeki içkinin zamlarından kullanılmasın şeklindeki temenni ve dayatması. Suudi arabistan’ı arabistan selefi islam uygulaması ayrı bir problemi ifade etmektedir.


Müslümanlar kendileri gibi düşünmeyen hem müslüman hemde islam dışında tercihleri olan bireyler ve toplumlarla nasıl yaşayacağını bulmak zorundadır. Çünkü küreselleşen, köyleşen dünyada kendi başınıza kalmanız gittikçe zorlaşmakta, imkansızlaşmaktadır. Takiyye yapmak değil, güven vermek islam’ın aslıdır, resulun örnekliğidir.

 



 Kur'anda Şiddet İle Bağlantılı Kavramlar :

Fetih Kavramı:
Kurani kerimde fetih ile ilgili 13 ayet bulunmaktadır. Ancak bunun bizim anladığımız anlamda bir fetihten bahsetmemektedir. İslam pratiğinde ve tarihinde fetih; kur’an gerçekliğinden hareket eden bir yaklaşım değil, daha çok tarihsel savaş anlayışını kabul etmiş, bunu kaldırmak üzerine değil ıslah etmek üzere bir yaklaşım geliştirmiştir.


Buna örnek olarak; Arap toplumundaki haram aylar kavramı, arap savaş hukukunda cari olan cariyelik ve kölelik kavramlarıdır. Bunlar temelde kabul görmüş kavramlar değildir, bu kavramlar tarihsel gerçekliği içinde kaldırılması gereken yanlış uygulamalar olarak yansıtılmıştır. Ancak dinin ilerleyen, ilerici yorumları yerine hep geriye dönen(irticai) tarihsel yorumları mutlak gerçekler olarak kabul edilmesi müslümanların işine gelince kölelik ve cariyelik gibi islam dininde kabul görmeyecek kavramlar dinin bir esası gibi önümüze konmuş, maalesef bunlar dinin esasları gibi işlenmiştir.

 Cihad Kavramı:
Cihad sözcüğü c-h-d kökünden türemiştir. Cehd, "gayret etme", "bütün gücünü kullanma" manasında, cihad ise geleneksel anlamda silah ve savaşları da kapsayan "mücadele" anlamına gelmektedir.


Kur'an’da barış esas ve olması gereken; savaş ise pratik, pragmatik, anın zoru şeklinde ortaya çıkmaktadır.
2:190 - Size savaş açanlarla Allah yolunda çarpışın. Fakat haksız saldırıda bulunmayın. Çünkü Allah, haksız saldırıda bulunanları sevilmez.
Kuranda cihat ile ilgili 60 ayet geçer. Bu ayetlerin temel özelliği sahada var olan durumu anlatmalarıdır. Birçok ayette iman edenler, hicret edenler ve cihat edenler şeklinde formülize edilmiştir. Bunda hicret ve haklarını almaya dönük bir mücadeleden bahsetmektedir.


Ayrıca "
4:75 - Hem size ne oluyor ki, Allah yolunda: "Ey Rabbimiz! Bizleri bu halkı zâlim olan memleketten çıkar, tarafından bizi iyi idare edecek bir sahip ve bize katından bir kurtarıcı gönder" diye yalvarıp duran zayıf ve zavallı erkekler, kadınlar ve çocukların kurtarılması uğrunda savaşa çıkmıyorsunuz?
Zulumden kurtarılması gerekenlere yardım anlamında kullanılmıştır.


Yine
22:40 - Onlar "Rabbimiz Allah'tır" demelerinden başka bir sebep olmaksızın haksız yere yurtlarından çıkarıldılar. Eğer Allah insanların bir kısmını bir kısmı ile defetmeseydi manastırlar, kiliseler, havralar ve içinde Allah'ın adı çok anılan mescidler elbette yıkılırdı. Şüphesiz Allah kendi (dini) ne yardım edene yardım edecektir. Şüphesiz Allah çok güçlüdür, çok izetlidir (her şeye galiptir).
Bu ayetlerde de gördüğümüz gibi savunmacı ve korumacı bir dil kullanılmaktadır.
Kuranda savaşı hızlandıran, kızıştıran ifadeler savaş psikolojiyle ortaya konmuş, moral ve motivasyonu yükselten ayetlerdir.


Ki bu ayetler saldırıya yönelik bile olsa kendi zamanındaki sosyal ve psikolojik ortamın bir gereği olarak ortaya konmuştur. Kurandaki uygulamaların mesajını değil de kendisini almaya kalkarsak kuranın lafzının ve hitabının yerel olduğunu unutmuş, bu yerel duruştan evrensel mesaja ulaşamamış oluruz.


 Resulun Pratiğinde Şiddet:
Medine vesikası bir çıkış mıdır? Evet kendi dışımızdakiyle ötekiyle, ötekileştirmeden birlikte yaşamanın peygamberce pratiğidir. Bu yanlızca salt medine vesikası örnekliğiyle değil, insanlığın tekamülü ve bir müslümanın içinde bulunduğu toplumla akıl, barış ve ortak yaşam koşullarıyla nasıl bir araya gelineceğini gösteren bir sembol çıkıştır.

Müslümanlar bunu çoğaltıp, renklendirebilir, çeşitlendirebilir, insan aklının ve duygusunun letafetiyle süsleyebilirler. Medine vesikası bir yaklaşım modelidir. Ve bu model Hz resulün çevresiyle geliştirdiği yaklaşımın Medine de ortaya çıkmış halidir.
Tıpkı yine resurullahın vahiy gelmeden gerçekleştirdiği yaklaşımın ürünü olan hılf-ul fudul yani erdemliler dayanışmasındaki örnekliğinde olduğu gibi.


Bizi çok modeller bekliyor. Etrafımıza, coğrafyamıza ve dünyamıza biraz daha bugünden bakalım. Geçmiş bugünü anlamamızı sağlar. Geleceğin anahtarlarını da barındırır; ama o birlikte kardeşçe yaşamayı kuran bizleriz yani bugündür.


Şiddetin ve fethin en büyük göstergesi gururdur. Mekke’ye giren resulde ise 'insanlar fevç fevç sana gelseler de af ve bağışlanma dile denmiştir. Resul mağrur bir fatih değil, evine saygıyla , hürmetle; af dileyerek dönmüş bir muhacirdir.


 

Üretilmiş Bir Şiddetin Muhatabı Olarak Kürtler:


Şüphesiz müslüman bir toplum olarak kendileri için üretilmiş bir şiddetin aktörleri olan kürtlerin; kimi zaman şiddet pratiklerini islam üzerinden gerçekleştirmiş, birçok zamanda bu tahakkümcü ve yok edici sarmalı kendisi gibi mağdur ve mazlum milletler üzerinde gerçekleştirmişlerdir. I. Dünya savaşının reel(vahşi) politiği çoğu zaman kürtlere onların en hassas oldukları din üzerinden gerçekleştirilmiş. Süryani ve ermeni katliamında müslüman olmalarından kaynaklanan şiddeti dinleştirerek büyük günahlara imza atmışlardır. Bunun için islam’ın nasıl kullanıldığı ile ilgili deyimlerimize yansımış ciddi bir literatür mevcuttur.


Burda günahkar olsalar bile direkt bu şiddetin edilgeni durumundadırlar. Onları hiç görmemiş bir ümmet için bedenlerini ölüme yatırmış daha kötüsü ellerini kirletmişlerdir.
Modern zamanlarda evleri, yuvaları, yurtları dört parçaya bölünmüş kürtlere yok olmak ile şiddet kullanmak arasında bir tercihsizlik bırakılmıştır; kürtler üzerinde sürekli bir şiddet politikası uygulanmıştır. Şiddet politikalarının direkt kürtlerin varlığına yönelmesi karşı bir şiddetin ortaya çıkmasını sağlamıştır. Var olmanın, savunmanın ancak şiddetle olabilecek bir toplum ve coğrafya koşullarında bunu dayatılmış ve üretilmiş bir şiddet olarak kavramsallaştırabiliriz.


Tüm kemalist rejimin uygulamalarına rağmen kürtlere v.b. Diğer toplumsal yapılara uygulanan şiddetin temeli ümmet-bölümne korkuları üzerinden oluşturulmuş, birlik ve beraberliği oluşturan türklük ve ümmet=(mümin’lerin kardeşliği) arasında bir paralellik kurularak; kürtlerin tavrı şaki veya üç beş çapulcu nitelemesiyle anlamlandırılmıştır.


Şüphesiz uygulanan şiddetin ve buna karşı geliştirilen savunmanın sonuçları, çok dramatik olmuştur. Bunda şeyh said kıyamında uygulanan yok etme ve tehcir, dersimde uygulanan jenosit, ağrıda kendi! Köylerini bombalarla yok eden bir devlet, kürtleri ilk günden itibariyle sürgün ve ölüm denklemiyle tek tipleştirmeye çalışan bir düzen. Bunun yakın tarihteki en büyük örneği binlerce köyün yakılmasının, onbinlerce insanın köylerinden, yurtlarından tehcir ettirilmelerinin sonucu hem kendilerinde, hem de gittikleri yerlerde ortaya çıkan dramatik tablolar hem kürdistan’ın şehirlerinde, hem de türkiye’nin tüm metropollerinde gözler önündedir.


Genel olarak arap, fars ve türk müslümanlar siyaseti, toprağı, gücü dine çevirerek kürtlere karşı kullanmışlardır. Kardeşlik, tevhid, birlik gibi kutsal ve o kadarda değerli kavramı adil bir şekilde birlikte yaşamak için değil; şiddetle kürtleri yok etmek için kullanmışlardır. Kürtlerde müslümanlar tüm kuramlarını kurban etmiş, emanet ve adalet vasıflarını tümden yitirmişlerdir. Şeyh said hareketi ile pkk hareketine karşı refleksleri temel aynı olmuş; sistem ile birlikte halklar buldukları ettikleriydi mantığıyla sessiz bir memnuniyeti yaşamışlardır.


Son yaşadığımız dramatik olaylarda kobenê için “düştü düşecek” temennileri aslında nasıl bir müslüman zihne sahip olunduğunu göstermektedir.


 

Şiddeti Zihnimizden ve Yaşamımızdan Nasıl Çıkartabiliriz?


Sokağa çıkalım ve her önümüze gelene bir tokat vuralım. Bize karşılık vermeyecek tek bir kişi düşünebiliyor muyuz? Hayır; hepimizin atılan tokada karşılığı ikinci bir tokadı muhakkak vardır. Bu şiddeti iki katına çıkarmaktır. Aklımıza ya bu özürlü müdür, bir sıkıntısı mı var? demek gelmez. Yapacağımız ilk şey iki katıyla karşılık vermektir. Hep Hz isa’nın bir yanağına tokat vurulunca neden vurulması için diğer yanağını çevirdiğini anlamaya çalışmışımdır. Şu an daha iyi anlıyorum, Hz isa şiddeti harlandırmak değil; söndürmek istiyordu.


Şiddet başladığı yerde karşıtını hızla üreterek kendisinin varlığını vazgeçilmez kılmaktadır. Ne bireyler ne de toplumlar üretilmiş olan bu olgunun sonunu görememekte, onu şiddetsizlikle aç bırakarak zayıflatıp yok etmeyi düşünememektedirler.


Temelde şiddeti dayatanlar şiddete son verebilirler. Şiddeti başlatanlar bunun ortaya çıkardığı tüm kötülüklerin hane sahipleridirler. Toplum olarak şiddeti dayatan iktidarcı anlayışları aşmak zorundayız. Birlikte insanca ve adil yaşamanın koşullarını aramalıyız. Mazlumlardan zalimler çıkarmaya değil, mazlumlardan empatinin en üst seviyesine ulaşmış bir toplum üretmeliyiz.
Müslümanların yeni bir fıkha değil müslümanların topyekün yeni bir yaklaşım değişikliğine ihtiyacı vardır. Korkunç bir iktidar hırsıyla üretmeye çalıştığımız atom bombası, nükleer silahlar ne kadar helal ve kabul edilebilirdir. Biyolojik silahlar üretmek helal midir?Mukabiliyet fıkhıyla tüm bu insanlık düşmanı silahların üretilmesine müslümanlar ses vermeli değil midir? Müslümanlar ıslahatçı ve evrimci toplum düzenlemelerine yönelmelidirler.

Şüphesiz size öldürmeye gelen sizde hayat bulsun desturu ancak böyle sağlanabilir. Mesele insanları cehenneme göndermek değil, onları kötülüklerden ve ateşten korumaktır. Zor can vermez can alır. Zor için kuran’dan, sünnetten zoraki yorumlar çıkarmaya, kendimize yol bulmaya çalışacağımıza kur'an’ın ve tüm peygamberlerin ortak misyonuyla iyilikte doğrulukta yarışalım. Yoksa zorun ürettiği tüm bu geçmişten milyonlarca zalim ve bu zalimler için milyonlarca gerekçe üretebilir. Şüphesiz herkes aradığını bulur; bizim aramamız gereken ihya ve inşa edecek şeyler olmalı. İslam’ı adem’den başlayarak okumalı. Allah ilk davranışı ' Eğer beni öldürmek için elini bana uzatacak olursan, ben seni öldürmek için elimi sana uzatacak değilim! ' diyerek; Habil’in karşı duruşunu islamlaştırmaktadır. Halil-u Rahmanı Rahman sıfatıyla islamlaştırmaktadır. Bir özgürlük öncüsü olan Hz musa’yı islamlaştırmaktadır. Hz isa'yı merhametin ve sevginin öncüsü olarak islamlaştırmaktadır. Ve Hz muhammed’i tüm peygamberler ve iyiler pratiğiyle kuranlaştırmakta ve islamlaştırmaktadır. Şüphesiz insan hüsrandadır. İman edenler, iyi davranışta bulunanlar ; hakta sebat edenler istisna.

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
  • Öze Dönüş Hareketinden Türkiye-İsrail Antlaşmasına Dair Basın Açıklaması11 Temmuz 2016 Pazartesi 13:54
  • Öze Dönüş Hareketi Logosunu Kamuoyu ile Paylaştı13 Haziran 2016 Pazartesi 15:19
  • Ramazan Ayı ve Arınma31 Mayıs 2016 Salı 17:40
  • MÜSLÜMAN VE LİTERATÜR23 Mayıs 2016 Pazartesi 12:11
  • Şiddet Sarmalından Çıkışın Yolları07 Mayıs 2016 Cumartesi 12:10
  • Şehir Yaşamı02 Mayıs 2016 Pazartesi 11:43
  • Öze Dönüş Yayınevi, Van 2. Kitap Fuarında23 Nisan 2016 Cumartesi 10:19
  • İbn-i Teymiye’nin Hayatı, Mücadelesi ve Fikirleri23 Nisan 2016 Cumartesi 10:10
  • Hadislerin Yazıyla Tesbiti18 Nisan 2016 Pazartesi 10:00
  • Kur-an’da Sabır ve Sebat’ın Önemi09 Nisan 2016 Cumartesi 10:00
  • Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Öze Dönüş | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : Van Öze Dönüş Der Tlf: 432 212 10 18 | Haber Scripti: CM Bilişim