• BIST 96.861
  • Altın 238,344
  • Dolar 5,8057
  • Euro 6,5299
  • İstanbul 13 °C
  • Ankara 9 °C
  • Van 7 °C

BİR MUHALEFET BİÇİMİ: SİVİL İTAATSIZLIK ve İSLAMİ DEĞERLER.

Yavuz Yılmaz

       

 

         Sivil itaatsızlık özellikle son yüzyılda yaygın olarak kullanılan muhalefet türlerinden biridir. “Genel olarak sivil itaatsızlık, anayasal düzeni kabule bağlı olarak, herhangi bir kuralı, şiddet içermeyen yolları kullanarak, aleni bir şekilde, vicdani ve ahlaki gerekçelerle ihlal etmektir.” (Şükrü Nişancı, Sivil İtaatsızlık, Etkileşim yayınları,) .

 

Şiddete başvurmadan muhalefet şekli olan sivil itaatsizlik Hint ve Çin kültürünün eski zamanlarına kadar götürülebilir. Eski Yunan düşüncesinde ünlü ahlak filozofu Sokrates’te görebileceğimiz sivil itaatsizlik kavramı, Ortaçağ Batı ve İslam düşüncesinde de görülür. Modern anlamda sivil itaatsızlığı kavramsallaştıran filozof Henry David Thoreau’dur. Mahatma Gandi ise tarihte İngiliz sömürgeciliğine karşı yürüttüğü mücadele biçimi, sivil itaatsizliğin pratik anlamda en önemli uygulaması olmuştur.

         Şükrü Nişancının kaleme aldığı “Sivil İtaatsizlik” adıyla yayımlanan kitap bu alanda önemli bir boşluğu dolduracak nitelikte. Kitap, sivil itaatsızlık kavramını tüm boyutlarıyla irdeliyor. Sivil itaatsızlığının tarihi ve kültürel kaynaklarını, çeşitli kültürlerde direnme hakkının ne anlama geldiğini, İslam ve Batı düşüncesinde konunun nasıl temellendirildiğini, sivil itaatsizliğin öncülerini, demokratik toplumlarda sivil itaatsızlığın meşruiyetini ayrıntısıyla inceliyor.

Dünyada yaygın olarak kullanılan bir muhalefet biçimi olan sivil itaatsizliğe ülkemizde fazla ilgi duyulduğunu iddia etmek oldukça zor. Bu konuyu doğrudan konu alan çalışmaların sayısı bir hayli az. Öyle görülüyor ki, ülkemizde yaygın siyasal kültür ve devlet merkezli siyasal algı, sivil itaatsizliğe yeterli ilginin gösterilmesini engellemiş. Nihayetinde sivil itaatsizlik otoritenin haksız uygulamaları karşısında sivil ve şiddet içermeyen bir muhalefeti içeriyor. Özellikle Türkiye Cumhuriyetinin kurucu paradigması, devlet-parti bütünleşmesini öngören bir model oluşturmaya çalıştığı için, sivil itaatsızlığı çağrıştıran muhalefet biçimlerini daima kuşkuyla karşılamıştır. Otoriter bir siyasi geleneğin içinde bırakın sivil itaatsızlığı, demokratik çoğulcu bir yönetim gerçekleştirmek bile oldukça zordur.

         1960’ların sonlarından itibaren yükselen devrimci sol dalganın ve ona karşı gelişen milliyetçi tepkilerin şiddete açık olması,ülkemizdeki muhalefeti genellikle şiddet eksenine çekmiştir. Özellikle 70’li yılların şiddet muhalefeti, toplumsal mücadelenin neredeyse tek yolu olarak şiddeti ön plana çıkarmıştır. Bu eylem biçimlerini sivil itaatsızlık olarak görmek imkansızdır,çünkü sivil itaatsızlığın belirleyici ve vazgeçilmez ilkelerinden biri şiddet içermemesidir.

         Türk modernleşmesinin asker-bürokrat –aydın öncülüğünde yapılması ve toplumun dışarıda tutulması militer bir atmosfer yaratmış; art arda tekrarlanan ve arkasından toplumu baskı altına alan askeri darbelerin yarattığı ortam da şiddet birinci faktör durumuna getirmiştir.

         Sivil itaatsızlığın gelişememesinin kökeninde Türk devlet geleneğinin ve Emeviler’den devranılan İslam siyaset anlayışının itaat ve güvenlik ekseni üzerine inşa edilmesi de sivil itaatsızlığı bir muhalefet biçimi olarak düşünülmesini engellemiştir.

         Ancak demokratik değerlerin yaygınlaşması ve İslam siyaset anlayışının devlet merkezli olmasına ve kutsal devlet anlayışına dayandırılmasına yapılan eleştiriler, sivil itaatsızlığın daha çok gündeme gelmesine neden olmuştur.

         Sivil itaatsizliğin ortaya çıkması “iyi vatandaş” ve “iyi insan” olmak arasındaki gerilimde alınacak tavırla ilgilidir. “Anayasal düzenin işlemesini tehlikeye atmadan, gayri adil olduğu düşünülen bir kanuna dikkat çekmeyi amaçlayan bir sivil itaatsız, ‘iyi vatandaş’ olmakla,’iyi insan’ olmak arasında ortaya çıkacak çelişkiyi aşma iradesine ve bilincine sahiptir.”(Şükrü Nişancı,) Öyle görülüyor ki, sivil itaatsız iyi vatandaş olmakla birlikte, hukuksuz bir durum ortaya çıktığında vicdanını temel alarak şiddet içermeyen eylemi uygulayan muhalefet biçimine yönelmektedir. Sivil itaatsız kanunlarla vicdanı arasında kaldığında vicdanı doğrultusunda karar veren bir siyasal bilinçten beslenir.

         Gandi’nin haksızlığa karşı bilinen yöntemlerin dışında başka bir yöntemle mücadele etmek arayışı ve bunu temel alarak İngilizlere karşı yürüttüğü mücadele tüm dünyanın dikkatini bu yeni mücadele biçimine çekmiştir. Bundan dolayı sivil itaatsızlık kavramının gelişiminde daima özel bir yere sahip olmuştur.

         Sivil itaatsizlikteki en temel ayırım özgürlük ve güvenlik ihtiyacı arasındaki gerilimden doğmaktadır. Zaman zaman insanın  en temel ihtiyacı olan güvenliği karşılamak durumunda olan devletin zorbalaştığı görülmektedir. Bu durumda özgürlük nasıl korunabilecektir. Özgürlük ve güvenlik arasında kurulacak dengenin belirsizliği konuyu daha da tartışmalı hale getirmektedir.

 

         Şükrü Nişancının Sivil itaatsızlığı konu alan çalışma üç bölümden oluşmaktadır. İlk bölüm sivil itaatsızlığın tarihi ile ilgilidir. İkinci bölüm sivil itaatsızlığın düzlemi incelenmekte, sivil toplumla olan ilişkileri ele alınmaktadır. Üçüncü bölümde ise sivil itaatsizliğin meşruiyeti tartışılmaktadır.

         Sivil itaatsizliğin Sokrates’ten H. Thoreau’ya uzanan uzun bir tarihsel geçmişi vardır. Leo Tolstoy sivil itaatsizliğin daha çok teorik yönüyle ilgilenirken, ünlü Hint devlet adamı ve düşünür Gandi ise pratik yönüyle ilgilidir.

         Amerika’da Dr. King’in yargılanması sırasında yargıçla arasında geçen konuşma sivil itaatsızlık konusunda ufuk açıcı niteliktedir:

Yargıç: Fakat sen bir kanunu ihlal edip değiştirmekle diğerini de ihlal edebilirsin. Bu bizim demokrasimizde işleyeceğine inandığımız bir yol değildir. Kanunları değiştirmenin legal yolları vardır.

Dr. King: Haklısınız. Çünkü sivil itaatsizlik başvurulacak son çaredir.Eyleme girişmeden önce sivil itaatsiz,şu soruları kendine sormalı: a) Şikayetim gerçekten haklı bir gerekçeye mi dayanıyor? b) Diğer bütün yolları tükettim mi? c) Eylemlerin sonuçlarını kabul edip göğüsleyebilecek miyim? d) Diğer insanlara ,yani üçüncü şahıslara haksızlık etmeyecek açık bir programa sahip miyim? Bu dört hayati sorunun cevabı evet olmalıdır. Bu dört sorunun tümüne verilecek ‘evet’ cevabı,bir sivil İtaatsizin demokrasiye olan saygısını göstermeye yetmiyor mu?

Yargıç: Bu son sorumuz olacak. Tabiri caizse(tutalım ki) bir gece sinsice bir kliniğe gidip içine bomba konması gibi aleni olmayan bir (sivil)itaatsizlik örneğine ne dersin?

Dr. King: Hayır, bu doğru bir sivil itaatsızlık tanımı içinde yer alabilecek bir davranış olamaz. Gece sinsice hareket etmek maksadınızın şaibeli olduğunu ve sizin haklılığınıza özgüveninizin olmadığını gösterir. Siz( kendisi gibi bir sivil itaatsizi kastederek ‘siz’ zamirini kullanıyor) bir eylemci olarak ,bu durumda, eyleminizin sonuçlarına katlanmaktan korkuyor,böyle bir bedeli göze alamıyorsunuz demektir. Siz (bir eylemci olarak) bu eylemi daha yüksek bir ahlakilikle ve Allah’ın size verdiği bir hakla (yani dinsel bir nedenle) gerçekleştirebilirsiniz. Fakat biz Allah’a olduğu kadar insanlara karşı da sorumluyuz. Kamusal eylemde bulunmak önemlidir. Bu, sizin nihai olarak, belki bugün belki yarın, amacınızın gerçekleşip gerçekleşmeyeceğine olan inancınızın mihenk taşıdır. (Şükrü Nişancı,) .Dr. King ile yargıç arasındaki bu konuşma sivil itaatsizliğin felsefesini anlamak açısından son derece açıklayıcıdır. Buna göre sivil itaatsizlik eylemleri;

  1. Yasak olan ancak ahlaki ve vicdani olmayan bir yasaya muhalefettir.
  2. Kamuya açıktır. Gizli bir şekilde olamaz.
  3. Şiddetten arınmış olmalıdır.
  4. Üçüncü kişilerin haklarına saygılı olmalıdır.
  5. Sivil itaatsız yaptığı eylemin maddi ve manevi sonuçlarını üstlenmeli, bu konuda hiçbir sorumluluktan kaçmamalıdır.
  6. Ahlaki bir motivasyonla işlenmelidir.

Bu ilkeler sivil itaatsizlik eylemlerini devrim, isyan, ayaklanma, soygun ve bireyci hukuk ihlallerinden ayırır. Aleni, toplumun gözü önünde yapılmayan eylemler, gizli örgütlenmeler sivil itaatsizlik olarak adlandırılamaz. Öyle görülüyor ki, demokratik devletlerde yürütülmesi gereken en etkili siyasal muhalefet türlerinden biridir sivil itaatsızlık eylemleri.

         Sivil itaatsızlığın çıkış noktası aslında devlete itaatin sınırlarının nerede başlayıp nerede biteceği ile ilgili bir sorundan kaynaklanmaktadır. Sivil İtaatsizliğin kurucu düşünürü olan H.D. Thoreau’nun devlet hakkındaki düşünceleri konuya nasıl yaklaştığını göstermektedir: “ Devlet, bireyi gücünün ve otoritesinin kaynağı olan yüksek ve aydınlanmış bir güç olarak kabul edip ona göre davranmadan,özgür ve aydınlanmış bir devletten söz etmek mümkün olmayacaktır. Bütün işnsanlara karşı adil olan ve bireye, komşusuna gösterdiği saygıyla yaklaşan bir devlet hayal etmekten zevk alıyorum.”(Doğal Yaşam ve Başkaldırı, H.D. Thoreau, Kaknüs yayınları, çev:Seda Çiftçi,) Bu yüzden H.D.Thoreau, en iyi yönetimin en az yöneten olduğunu düşünmektedir. Dolayısıyla Thoreay’ya göre otoriter,bireye baskı yapan devlet modellerinin hiçbir meşruiyeti yoktur.

İslam dünyasında sivil itaatsızlığın yaygın olmamasının altında, İslam siyaset fıkhının büyük ölçüde devlet ve güvenlik eksenli olmasıyla ilgilidir. İslam siyaset düşünürlerinin bu konudaki düşüncelerini etkileyen parametreler geçmişte yaşanan iç ve dış karışıklıkların oluşturduğu travma ile ilgilidir. Gerek İslam dünyasının iç karışıklıkları( Hz. Osman’ın şehit edilmesi, Cemel Vakası,Sıffin savaşi, Kerbela Olayı) gerekse dış müdahaleler(Özellikle Moğol saldırıları), güvenlik ve özgürlük konusunda İslam düşünürlerinin genellikle güvenlik konusunu öncelemelerine neden olmuştur.

         İslam siyaset düşüncesinde sivil İtaatsızlığa en çok benzeyen şiddetsiz muhalefet düşüncesi Ebu Hanife ve Hasan Basri’de vardır. İki düşünürde yaşadıkları dönemde yönetimin yanlış gördükleri uygulamalarını eleştirmişler, bunun  karşılığına katlanmaktan çekinmemişler, ancak şiddet içeren eylemlere de karışmamışlardır.

Gandhi, Martin Luther Kings’in mücadelelerinin yanında  Hasan Basri, Ebu Hanife ve Said Nursi’nin mücadelesi, dini değerlerden yola çıkarak oluşturulan sivil itaatsizlik eylemlerine örnektir. Özellikle Hasan Basri, Ebu Hanife ve Said Nursi’nin yaşamı, mücadelesi ve İslam’ı anlama ve yorumlama biçimleri; İslam içinde sivil itaatsizliğin izlerini sürmek anlamında önemli işaret taşları olacaktır. Aslına bakılırsa İslami muhalefet hareketlerini üçe ayırmak mümkündür:

1)Devrimci ekol: Büyük ölçüde Hz. Ali geleneğinden gelen ve yönetime karşı silahlı mücadeleyi temel alan ekol.

2) Sabır ekolu: silahlı ve aktif siyasi mücadeleden uzak duran ve nefs ile mücadeleyi temel alan ekol.

3) Bekleyiş ekolu: silahlı mücadeleden uzak duran, ancak yönetimi her konuda eleştirmekten çekinmeyen mücadele tarzı. Ebu Hanife’nin öncülüğünü yaptığı bu ekol uygun zamana kadar bekleyip, bu arada yönetimin hukuksuz davranışlarına göz yummamayı amaçlamaktadır. Zaten Ebu Hanife’nin sivil İtaatsiz olarak tanımlanmasındaki tavrı da bu yaklaşımda gizlidir.

Bir Sivil İtaatsiz Olarak Ebu Hanife: Ebu Hanife’nin gerek çalışmaları gerekse siyasi mücadelesi ve duruşu, onu bir sivil itaatsiz olarak değerlendirmeye imkan vermektedir. “Ebu Hanife’nin siyasi duruşundan kasıt; yönetim tarzına ve ilkelerine ilişkin görüşleri ve tutumları, yönetimin meşru ve hukuki görmediği uygulamalar karşısında şiddete başvurmadan pasif bir muhalefet etiği geliştirmeye (sivil itaatsizlik) imkan sağlayıp sağlamadığının incelenmesidir.”(Mevlut Uyanık ,Sivil İtaatsızlık ve İslami Değerler, Elis yayınları) İslam dünyasında geliştirdiği hukuk anlayışıyla en etkili hukukçu düşünürlerinden biri olan Ebu Hanife; gerek hukuk anlayışı, gerek yönetim karşısında takındığı tavır, gerekse yönetim karşıtı hareketlere verdiği destek onu sivil itaatsiz saymamızı gerektirmektedir. Bundan dolayı hayatının büyük bölümünü geçirdiği Emevi yönetimiyle hiçbir zaman anlaşamamıştır. Emevi yöneticilerinin yaptıklarını meşrulaştırmak gayesiyle kendisini kadı yapma tekliflerini, niyetlerini fark ederek reddetmiştir. Benzer şekilde Hasan Basri de Emeviler’in, siyasi olarak kendilerini sorumsuz kılmak amacıyla, geliştirdiği kader doktrinine karşı duruşuyla sivil itaatsizliğin önemli aktörlerinden biri olmuştur. Bilindiği gibi Emevi yöneticileri, kendilerinin iktidara Allahın izniyle geldiklerini savunarak, bu yüzden kendilerine karşı gelenlerin aslında kadere karşı geldiklerini savunuyorlardı. Böylece hem gelişecek muhalif söylemleri ortadan kaldırmayı, hem de bu görüşleri ileri sürenleri toplumun gözünden düşürmeyi amaçlıyorlardı. Oysa Hasan Basri, aksine Kuran’ın hiçbir ayetinin insan özgürlüğünü ortadan kaldıracak biçimde yorumlanamayacağını, dolayısıyla hiçbir yöneticinin yaptıklarından sorumsuz olmasının mümkün olamayacağını ısrarla savunmuştur.

Öyle görünüyor ki, sivil itaatsizlik yaklaşımı, hukuk ve insan haklarının daha da önem kazandığı günümüzde, etkili bir toplumsal muhalefet hareketi olacaktır.

 

         Şurası kesin ki, daha sonraki süreçlerde ana akım,çerçevesini büyük ölçüde Gazali, Maverdi ve İbn Cema gibi aydınların çizdiği  güvenlik merkezli siyasal anlayış olmuştur. İslam düşünürleri yöneticideki özellikleri sıralarken oldukça idealist davranmış ve neredeyse kusursuz bir yönetici tipi ortaya çıkarmışlardır. Oysa pratik hayata gelindiğinde oldukça realist davranmışlardır. Hakim anlayış “60 yıl zalim bir yönetici ile geçirilen zaman bir günlük karışıklıktan iyidir” şeklinde gerçekleşmiştir.

         Türk siyasal aklı da genellikle güvenlik eksenli bir siyasal anlayışı temel almıştır. Bu siyasal algının yerleşmesine yol açan faktörler;

1- Orta Asya'dan gelen otoriter devlet geleneği,

2- Emeviler'den kaynaklanan hilafet saltanat modeli,

3- Hermetik atıl aklın şekillendirdiği, tasavvuf kültürü.

4-Olayların nedenini kendi dışına iten çarpıtılmış kader ve şeytan anlayışı(Şeytan aldattı, Alınyazısı böyleymiş gibi bireysel sorumluluğu ortadan kaldıran anlayış)

5- Özellikle tek parti döneminde oluşan otoriter anlayışıdır(Kemalizm bu anlamda müdahaleci, otoriter ve elittir, asker-aydın ve bürokrasi birlikteliğine dayanır. Ak Partinin en büyük başarısı bu koalisyonu parçalamasıdır. Yargı , üniversiteler, aydınlar ve asker arasındaki birlikteliğin parçalanması Türkiye'nin önünü açmıştır.)

         İslam siyaset anlayışının temeline oturan fitne kültürü her tür muhalefeti engelleyen bir araca dönüşmüştür. Günümüzde çok kullanılan “vatan hainliği” ve özellikle 28 Şubat sürecinde dillendirilen ‘laiklik karşıtı eylemlerin odağı olma” suçlaması, fitne kültürünün yansımasıdır. Özellikle 28 Şubat sürecinde yapılan türban eylemlerinin bu şekilde algılanması(Cumhuriyet karşıtlığı) hakim zihniyetin işleyişini göstermesi bakımından ilginç bir örnektir.

         Sivil itaatsızlığın en önemli açmazlarından birisi, direnmenin sınırının nereye varabileceğinin tam olarak belirlenememesidir. Bu tavrın bir yıkıma dönüşebileceği endişesi daima vardır. “Bireyin vicdanının uygun görmediği bir davranışta direniş sınırı ne olmalıdır?” sorusunun  cevabının kolaylıkla verilmesinin mümkün olamayacağı açıktır.

         Öyle görülüyor ki, devletin toplum üzerindeki belirleyici etkisinin azaldığı ve kültürel çeşitliliğin görünür hale geldiği günümüzde sivil itaatsızlık eylemleri de daha fazla önem kazanacaktır. Sivil itaatsızlık bir haksızlık karşısında vicdanları harekete geçirmeyi hedeflediğinden her toplumsal kesim tarafından kullanılabilir bir eylem türüdür. Bundan dolayı sivil itaatsizliğin demokratik toplumlarda daha çok kullanılan etkili bir sivil toplum eylem biçimi olması mümkündür.

                                                                     

ÖZE DÖNÜŞ DERGİSİ SAYI 7

 
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Öze Dönüş | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : Van Öze Dönüş Der Tlf: 432 212 10 18 | Haber Scripti: CM Bilişim