İslam, yeryüzünü ıslah etmek amacıyla gönderilmiş son büyük dindir. Bu görevini yerine getirmek için kullanmış olduğu başlıca metot tebliğdir. Tebliğin yaşam alanı bulması, İslam’ın yaşaması anlamına gelirken; bunun aksi İslam’ın yokoluşa doğru sürüklenmesi anlamına gelmektedir.
Tebliğ, belirli bir zaman dilimi ve mekânla sınırlanamayacak kadar ulvi bir değere sahiptir. Her bir Müslüman fert, etrafındaki insanlara hakkı anlatma noktasında mesuldür. Fakat günümüz dünyasında, ne yazık ki, bu kutsi görev unutulmaya adeta yüz tutmuştur. Gündelik meşguliyetler, zevkler ve acılar, tebliği güncel yaşamın dışına itmiştir. Makamı yükseltme telaşı, daha fazla mal-mülk sahibi olma tutkusu, eşine ve çocuklarına vakit harcama çabası asli vazife olan dini anlatma hususunda Müslümanları atıl hale getirmiştir. Yaratıcıya karşı olan mesuliyet, nefsin taşkın arzuları yüzünden arka plana itilmiştir. Her bir Müslüman fert, ne kadar dünyevi istemlerin saldırısına maruz kalsa da, hakkı anlatma noktasında asla geri adım atmamalıdır. Müslüman bir birey için, öncelik her zaman Allah’ın dinini anlatmak olmalıdır. Vakitlerinin önemli bir kısmını bu hak yolu anlatmakla geçirmelidir İslam’a tabi olan müminler. Onlar için tebliğ ekmek gibi, su gibi vazgeçilmez olmalıdır. Tebliğsiz geçen her bir gün zararla kapanmış anlamına gelmelidir onlar nezdinde. Eşlerine, çocuklarına, anne-babalarına, arkadaşlarına nasıl vakit ayırıp onlarla meşgul olunuyorsa, Allah’ın yoluna da vakit ayırıp onun istemleri doğrultusunda davasını yayma çabasında bulunulmalıdır. Allah’ın istemlerini anlatma, boş vakitlerde yerine getirilmesi gereken bir eylem olmamalıdır. Bilakis, günlük yaşam diliminin en kıymetli anlarını teşkil etmelidir. Çünkü yaratıcıya karşı olan mesuliyet, yaratılanlara karşı olan mesuliyetten kat be kat daha fazladır.
Tebliğin vücut bulmadığı mekânlarda İslam’ın arka plana itildiği gözlenmektedir. Seküler yaşam tarzının tüm araçlarıyla insanları fıtratlarından uzaklaştırdığı günümüz dünyasında tebliğ, olmazsa olmaz bir vasıta özelliğine sahiptir. Her bir Müslüman fert , bildiklerini topluma aktarma mecburiyetindedir. Kahve köşelerinde sonu gelmez politik tartışmalara ayıracakları vakti, toplumun ıslahına ayırmalıdırlar. Bir baba evdeki çocuklarına, bir öğretmen okulundaki öğrencilere, bir esnaf etrafındaki esnaflara, bir öğrenci kendi arkadaşlarına, bir kadın mahallesindeki kadınlara İslam’ı en güzel şekilde anlatma çabasında olmalıdır. Fakat, ne yazık ki, dindar babalar kendi çocuklarına dini anlatma yerine onlarla birlikte saatlerce televizyon izlemekte, dindar öğretmenler öğrencilerine dini noktada malumat verip onları düzeltme yerine bir an önce onlardan kurtulup arkadaşları, eşi ve çocuklarıyla dünyevi hoş sohbetler yapmaya, dindar esnaflar esnafları hak yememe ve dürüst olma noktasında uyarmaları gerekirken, bugün biraz daha ne kadar kâr elde edebilirim düşüncesiyle hemhal olmakta, dindar
öğrenciler arkadaşlarını dini sohbet ortamlarına çekmeleri gerekirken sınav teleşıyla kendi kabuklarına çekilmekte, dindar kadınlar mahallelerinde kadınlara peygamberi yaşamı anlatması gerekirken dedikodularla uğraşmaktadır. Halbuki gayr-i İslami güçler, devasa aygıtlarıyla insanları dini yaşam tarzından uzaklaştırmak için bütün güçlerini seferber etmektedirler. Müslümanların statik duruşuna karşı, onların dinamik duruşu hayatın her alanında göze çarpmaktadır. İslam’ın toplum içinde gittikçe silikleşmesinin altında yatan başlıca sebep de bu durumdur. İslam’a kendini müntesip hissedenler bu durumda kaldıkları sürece, dinin kamu yaşamındaki etkisi gün geçtikçe azalacaktır.
İslam’ı anlama ve yaşama geçirme noktasında belli bir bilince sahip olan Müslüman bireyler, kısır tartışmalar yerine asli vazife olan dini anlatma noktasında mücadelelerini yürütmelidirler. Felsefi, kelami ve siyasi polemiklerle saatlerce birbirlerine karşı üstün gelme uğraşında bulunmaları hayrın değil, şerrin göstergesidir. Elbette, belli bir birikime sahip olan bireyler, bu tür konularda görüş beyan edecekler ve iddialarını kanıtlama yoluna gideceklerdir. Ama kendi bildiğinden şaşmama ve değerli vakitlerini hep bu tür meselelerle harcamanın İslam’a katkısı ne olabilir ki! Toplumda ciddi bir iman ve ahlak krizinin yaşandığı bir ortamda, bu tür spekülatif meselelerle iştigal etmek zarardan başka ne getirir ki? Halkın içine karışıp onlara iman bilincini aşılama yüreklerini yakan kor bir alev olması gerekirken, teoriler arasında boğulmak asla bir Müslüman’ın işi olmamalıdır. Mahalle mahalle, köy köy, okul okul gezip hakikat ışığını halkının göğsünde aydınlatmak en büyük emelleri olmalıdır. Her sene ilgilendikleri insan sayısında bir artış değil de, bir azalış söz konusuysa bir köşede oturup uzun bir tefekkür sonucu bunun muhasebesini yapmaları gerekir. Her gün maddi açıdan ne kadar kâr ne kadar zarar ettiğinin hesabını düzenli bir şekilde yapan bir Müslüman’ın Allah’a karşı olan mesuliyetinin hesabını yapmaması, ne kadar da gafilane bir tavırdır. Dünyanın geçici süslerinin kıskıvrak yakaladığı Müslüman bireyin bir an önce üzerindeki kirleri temizleyip halkına hakkın güzelliğini anlatması elzem bir hal almıştır artık. Çünkü gün geçtikçe seküler yaşamın etki alanını genişlettiğini müşahade etmekteyiz.
Uhrevi yaşamı ıskalayan günümüz dünyasında insanlar, daha iyi bir yaşam ve daha fazla tüketim için efor harcamaktadırlar. Böyle bir ortamda dini duyarlılık kendi kendine gelişemez. Cuma hutbelerinde haftada bir verilen vaazlarla toplumda İslami bilincin ve hissin vücut bulması mümkün değildir. İnsanların içini gıdıklayan dünyevi süslerin görkemi karşısında haftanın çok kısa bir zaman diliminde dini üstünkörü anlatma elbette faydalı olmayacaktır. İnsanlar bir yandan kitle iletişim araçlarının tesirinde kalarak, bir yandan da yaşadıkları ortamın büyüsüne kapılarak silik bir dini yaşantıyla hayatlarını idame ettirmektedirler. Dini hava sadece ramazan ayında bütüncül bir hüviyete bürünmektedir. Bu ayda dini düşünüş ve duyuş kendiliğinden harakete geçmektedir. Tüm bu reel durumu göz önüne aldığımızda, tebliğin ne kadar mecburi bir iş olduğunu yakinen görmekteyiz. Tebliğ, yaşamın her gününe hitap edebilmelidir. Yaşamın her gününe hitap etmediği sürece, İslam kan kaybına uğrayacaktır. Çünkü yaşamın tüm alanlarında gayr-i İslami güçler, zihin dünyalarını hem teorik açıdan hem de pratik açıdan yerleştirmişlerdir. Artık bu güçlerin, insanları kendi taraflarına çekmek için büyük bir efor harcamalarına gerek yoktur. İnsanlar kendiliğinde o tarafa yönelmektedirler. Ama İslami duyarlılığa sahip bireyler, insanları kendi taraflarına çekmek için azami derecede bir güç sarf etmek zorundadırlar. Bir bireyi kazanmak için belki günlerce, belki de aylarca mücadele etmeleri gerekir. Durduk durmadık yerde insanlar artık dine yönelmemektedirler. Nefsin dizginlenemez arzularına zemin hazırlayan batıl sistemlerin keyfiyyetine iştiyakla meyleden insanlara tebliğin dışında başka bir yolla ulaşamayız artık.
Geleneksel kodlarla örülü yaşam tarzı, seküler bir mantık üzerine kurulu düzen karşısında gittikçe erimektedir. Müslüman anne ve babaların töre ve din karışımı olan zihin dünyaları, dini dışlayan mantaliteler karşısında çaresiz kalmaktadır. Kendi evlatlarının ladini yaşamın pençesine düştüklerini gördükleri halde ellerinden bir şey gelmemektedir. İman düşmanları, toplumun ekseriyetini oluşturan bu ailelerin çocuklarına el atarak, şeytani yolda yürüyecek yepyeni bir nesil inşa etme uğraşında bulunmaktadır. Sapkın fikirleriyle, İslam fıtratı üzerine doğan ve o şekilde gelişen çocukları dejenere etme faaliyetlerini hız kesmeden devam ettirmektedirler. Bilinçli ve hisli Müslümanların bu durum karşısında sessiz kalması, utanılması gereken yüz kızartıcı bir durumdur. Her ne kadar bu aileler çocuklarını, yaz kuran kurslarına gönderseler de, namaz kılmaları, oruç tutmaları noktasında telkinlerde bulunsalar da durum değişmez. Onları, İslam’ın dünyaya bakış tarzı, iman ile küfür/şirk arasındaki zıtlık hususunda bilinçlendirmedikleri sürece, bu çocuklar ve gençler yarının dünyevi yaşam stilinin modelleri olacaklardır. Bunları hakiki manada iman gıdasıyla beslemek, şuur sahibi Müslümanlar’ın işidir. Bu Müslümanlar, bu uğurda ellerinden gelen her türlü çabayı seferber etmelidir. Çünkü bunların Allah’a karşı sorumlulukları çok fazladır. Bilen insan, bildiği oranda sorumludur. Bu sorumluluğu yerine getirmediği zaman, Allah’a karşı görevini yerine getirmemiş olur. Durağan halde bulunan şuurlu Müslümanlar, tüm bunların muhasebesini yaparak bir an önce dinamik bir yapıya bürünüp üzerlerine düşen sorumluluğu yerine getirme hususunda mücadele vermelidir.
Tebliğ, süreklilik arz etmesi gereken ulvi bir girişimdir. Bu girişim, her ne koşulda olunursa olunsun, yerine getirilmesi gerekir. Özellikle dinin kan kaybettiği günümüz dünyasında, bu görevi yerine getirmek Müslümanlar açısından elzem bir hal almıştır.
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.